30 Mayıs 2011 Pazartesi

Saklı Olan Ne


Michael Haneke'nin efsane filmi 'Saklı (Cache)'nın final sahnesinde kamera,onlarca insanın geniş bir okul meydanında bulunduğu bir alanı kadraja alır.Sabit planla konumlandırılmış kamera, fazla dikkat çekmeyen bir kalabalığın sakin ve düzenli hareketlerini izler.Kalabalığın içinde görünen sadece filmin iki karakterinin(George'un ve Majid'in oğlu) ne olduğunu bilmediğimiz bir konu hakkında konuşmalarıdır.Bir süre sonra,bir filmin finaline yakışır şekilde olay(lar) yaşanacağı beklentisi ile yoğunlaşan meraklı seyirci profiline hiçde uygun olmayan biçimde ekranda jenerikler akmaya başlar.Filmden geride kalanlar, derin bir hayalkırıklığı! ve çözüme kavuşturulmamış bir dizi sorun yumağıdır!

 Yazının girişinde böyle bir anektotla başlamamın nedeni,Haneke sinemasının incelikleri,özgünlüğü ve estetiği ile ortaya çıkan yüksek sinema kabiliyetinin duvarlarına tırmanmak değil velhasıl.Haneke ve Haneke sineması başlığı altında sayısız yazı ve yorumların üstüne birşeyler söylemek bu yazının nitel ve nicel boyutlarını aşacağı gibi,söylenenler üzerine de çok yeni ve özgün cümleler sarf etmeyeceğinin farkındayım.Konum, Haneke sinemasının en temel ve sarsılmaz direği olan 'kamera dili' (daha doğrusu kamera aynacılığı demek daha doğru)'nin geçmiş,bugün ve gelecek arasında kurduğu köprünün izlerini takip etmek.

Film,orta-üst sınıf entellektüel bir Fransız ailesinin (Laurent ailesi) parlak,huzurlu ve korunaklı bir yaşamının altında geçmiş ile ilintili gelişen bir dizi tedirgin olayların başlamasıyla açılıyor.Bu tedirginliğe neden olan ise,ailenin günlük yaşamlarında sıradan ritüellerin kayıt altına alınıp aileye gönderilen (kim tarafından olduğu belli olmayan) kasetler ve kapıya bırakılan elle çizilmiş basit ama ürkütücü resimler.Bu döngü uzunca bir süre aynı olağanlıkta ama çeşitli şekillerde devam ediyor.Bir TV programında edebiyat sunuculuğu yapan ve işinin sürekliliğini devam ettirebilmesi için 'izlenmesi' gereken George,sıradan günlük olayalarının bir başkası tarafından kendisine izlenmesi için verildiğinde yaşam akışı bir anda altüst oluyor.Bu tuhaf ve olağandışı durumların üstüne gidip,bir an önce güvenli gördüğü yaşamına geri dönmek istediğinde ise,karşısına 1945 yılında yaşanmış Cezayir olaylarının kanlı mızrağının ucu çıkıyor.

Cezayir savaşında annesi ve babası tarafından ayrı düşen ve George'un ailesi tarafından evlatlık alınan Majid,George'un iftiraları ile aile tarafından bir süre sonra kovuluyor.Bu olay,George'un sonraki yaşamlarında halı altına ittiği,varlığını tamemen olmasa da kısmen unutacağı bir silik anı olarak kalıyor.Kasetler ve resimlerin izlerini takibe soyunan George,Majid ile yıllar sonra tekrar karşılaşıyor.Silik anılar berraklaşmaya başladığı esnada,George yüzleşme anını 'inkar' maskesine çevirerek olayın üzerinden hızlıca atlamak istiyor.


Ailenin-özellikle de George'un-sıcak ve huzurlu ortamını sekteye uğratan eylemler ve ailenin küçük çocuğunun eve gelmemesinden dolayı duyulan paniğin yaşandığı bir gecenin ev atmosferinde açık bir televizyon gözümüze çarpar.George ve Anna,televizyona sırtları dönük bir biçimde oturup durum etrafında kaygılarını yaşamaktadırlar.Televizyonda ise,Irak işgalinin yarattığı yıkım ve acı manzaraları yaşanmaktadır.Tıpkı bir Cezayir savaşında olduğu gibi ucu Laurent gibi ailelerin yaşamlarına sirayet edebilecek acı manzaralar...Haneke'nın 'kamera dili' artık konuşmaya başlamıştır.Kamera geçmiş,şimdiki ve gelecek ile kurduğu zamansızlığı dört duvar arasında gözlemektedir.Geçmiş,Cezayir Savaşı...Şiimdiki,George ve Anna'nın duygu ve hisleri..gelecek ise bütün belriszliği ile uzanan Irak işgalidir...Haneke'nin 'kamera dili'nin lal kesildiği sadece varlığnıı duymaktan,düşünmekten korkar olunan görüntüleri gözlerimizin önüne getirdiği gerçeği karşında,'Saklı' olanın aslında hiçde 'saklı' olmadığını anlamaya başlarız.

Artık yazının başına dönebiliriz sanıyorum bakalım ne diyor:”Michael Haneke'nin efsane filmi 'Saklı (Cache)'nın final sahnesinde kamera,onlarca insanın geniş bir okul meydanında bulunduğu bir alanı kadraja alır.Sabit planla konumlandırılmış kamera, fazla dikkat çekmeyen bir kalabalığın sakin ve düzenli hareketlerini izler.Kalabalığın içinde görünen sadece filmin iki karakterinin(George'un ve Majid'in oğlu) ne olduğunu bilmediğimiz bir konu hakkında konuşmalarıdır...” 

Herşey oldukça açık değil mi,ne dersiniz?

andacyazli@yahoo.com

Öfke Suları


Alçak tavan aralarının kenarına iliştirilmiş kirli,tahta kenarları arşınmış her halinden odanın kasvetiyle bütüncül nesne izlenimini veren bir döşeğin ucuna oturan ve odanın tek küçük penceresinden, yağmur sularıyla akan bir havanın ağlamaklı bakışını izleyen bir adam.Saatlerce aynı köşede aynı noktaya dikilen gözlerin mahmurluğunda bir Kafka mekansalının içindeymiş gibi bir çıkışssızlığın izlerini takip ediyor.O bakışların oyuğunu dolduran çaresizlik hissiyatı bir örümcek ağı gibi etrafını sarıyor.Ama amacı kurtulmak değil....Onu için ağların; ellere dolaşan,mide bulandıran görüntüsünden sıyrılıp odadan kendisini atmak, hıncahınç bir yaşamın iri pençelerine boyun eğmek ile aynı anlama geliyor.

Günün bütün kısmında yanından ayrılmayan ılık kahveler ve izmaritlerin doldurduğu bir kültablası ile yan yana oturuyor.Onların korunaklı miğferinden başını kaldıramazsın.Yalnızlık sözcüğüne sığmayacak kadar büyük yerleri dolduruyor onlar.Yağmur;mavi kubbenin yeşille çaktığı ışıkların homurdusundan belli eder saatini ve dövmeye başlar kaldırım taşlarını.Sokağın sular ile serinlediği ılık bir sonbahar ikindisinde yüksek duvar dipleri ve çatı aralarına sığınan insanlar gözüne çarpar.Pencereden gözlerini ayıramayan adam,özgürlüğünü sokaklarda yaşayan yağmur ve özgürlüğn serinliğinde diplere sığınan insanlar arasında gizil bir iletişim başlamıştır.Bu,kozmik olanın uçsuz bucaksız çayırlarda koşusturduğu bir tay gibi özgürlüğün iletişimidir.Baskılanan,susturulan iktidar kalıplarıyla tekdüzeleştirilen insanlığın acınasılığında göz göze gelebilme halidir.

Sessizliğin çığlığa dönüştüğü,acıların yokuş aşağı bir tekerlek gibi sürüyle yuvarlandığı kaldırımların yağmur suları ile haykırışına kulak verebilme şevkiyle bir aradadır onlar.Susturuldukça,sindirildikçe hızlanan,öfkelenen suların gücü ile prangalardan kurtulma savaşı verirler.Durgunluk ölümü,yenilgiyi çağrıştıtır onlara.Yağmurun sınır tanımayan şehvetle akması,gök kubbenin sayısız renk cümbüşliğinde coşması bir kurtuluştur onlar için.

Dev binların izbe odalarında köleliğin durgun havasını ağır ağır koklarken,gözkapaklarımızdan akan gözyaşlarına artık kayıtsızlaşan insanlığın doğa ile başkaldırıya çıktığı bir devrim halati ruhiyesi değilmidir varoluş sınırlarımızı çizen? Albert Camus'nun 'Yabancı'nda olduğu gibi, soluksuz bırakan yakıcı güneşin altında işlenen bir cinayetin cinnetiyle sarsılmıyormuyuz hepimiz? Biçilen değerlerin,yaşam tarzlarının,kurumların boğazımıza yapışan kupkuru cehennem sıcağında,ortalığı serinliğin özgür esintisine bırakan yağmurun kokusunu aramıyor muyuz? Devrim fitilini,tekdüzeliğin durgunluğuna karşı yakmak için...Yoksa Tezer Özlü'nün tasvir ettiği 'acınası güncelliğimiz'de tek sığınak bile bulamadan cehennemin kavuruculuğuna boyun mu eğmek zorunda kalacağız.Tercih ettiğimiz şey; yağmurun demir gibi sert tokadı mı,yoksa kıpırtısız bir öğlen vakti başımıza çöreklenen yakıcı bir sıcak mı? 

andacyazli@yahoo.com

22 Mayıs 2011 Pazar

Bir Yıkıcı Karakter Olarak 'Flaenur'

Walter Benjamin
Bugünlerde Walter Benjamin'in yarattığı imgelerle kalabalık içinde dolaşıyorum.İçinde kopkoyu yalnızlığı mürekkebimle dolayarak.Benjamin'in cümlelerini, bir bir akıtarak yürüdüğüm sokakların kof beyazlığına haykırıyorum.Onun 'flaenur' imgesini; kalabalıklar arasında tükenmişliğin reaksiyonuyla değil,yalnızlığın bir kurala dönüştüğü toplumsal değer yargılarına bir başkaldırı olarak kullanıyorum.Baudelaire'nin hayatı boyunca sağılttığı deneyim ve sanat bilgeliğinden yola çıkarak gelşitirdiği 'flaenur' imgesini, Benjamin'in 'Yıkıcı Karakteri' ile özdeşleştirerek ve kadim edebiyat geleneğimizin en 'flaenur' karakterini yaratan Yusuf Atılgan'ın 'Aylak Adam'ını didikleyerek...

Yıkıcı Karakter'in 'flaenur' ile hısımlığını anlamam çok güç olmadı.Yıkıcı karakterin vaat ettiği 'bohem' liğin,sokaklarda arşınlanan yollar ile paralleliğinde bir hedef ve arayış güdüsü vardı.Kalıcı olan her değer ve yaşayışlara karşı 'kalabalığın içinde yalnızlık' motifiyle süslü bir arayış hikayesi.Küçük,yabancı ve yıkıcı dünyaların 'tekdüzeliği'nde uyuyakalmış insanların arasında 'tek' bir uyanık'ı dedektif gibi arayabilme gücüyle perçinlenmiş bir 'aylak' lığın izleri.'Flaenur' ve 'yıkıcı karakter' in yolları 'arayış' ile kesistiğinde,aklımda hep şu soru vardı: 'Yalnızlığı bir varoluş,varoluşu bir yalnızlık olarak gören 'flaeunur'un her attığı adımda 'arayış' ın en imkansız olanını neden bir kalabalıkta bulmaya çalışsın?


Baudelaire
Çelişkinin başladığı yerde 'flaenur' ve 'yıkıcı karakterin' yaşam felsefesi başlıyordu.Hedef;Kalabalığın bütününe sirayet etmiş eylemsizlik ve yokoluş kodlarına maruz kalmayan azınlıktı.O azınlığın içinde aranan, toplumsal değer ve ahlak sistemlerinin yıkıcılığına karşı 'gerçek sevgi'yi alan bir izoleştirilmiş özgürlük arayışıydı.”Birlikte yaşama zorunluluğuna inanmışlar.İşte Benim onlardan ayrıldığım buna inanmamam...Sevişen iki kişinin kurduğu toplum...Toplumların en iyisi bu değil mi”?

Tıpkı Atılgan'ın 'Aylak Adam'nda olduğu gibi,yalnızlığın iç odalarında yazmak ve düşünmek ile aşılamayacak bir tılsım çekiciliğini içinde barındıran sokaklar ve caddelerin rehberliğine ihtiyaç duyabilen bir aylaklık.Yürüdüğü sokaklarda,sigara tellendirdiği duvar diplerinde,tramvay köşelerinde,şehvetin kokusuyla sarmalanan loş odalarda,okul koridorlarında yaşamını bütünleştirecek bir bedeni sürekli arayan ama bulamayan bir yalnızlık imgesi,yani 'flaenur' imgesini taşıyan bir aylaklık kısacası.Benjamin,Baudelaire,Atılgan'ı dar bir yolda kesiştiren bu aylaklığın kendisi değil mi? Sadece üçünün yürüdüğü,'sevişen iki kişinin kurduğu' dünyayı arayışa çıkan gezginlelerin mirası değil mi bizlere kalan?

Baudelaire'nin kalabalığın içinde duygusal kayıtsızlık ve geçici aşkın ruh haline atfettiği 'şok' hissiyatını,ondan sonraki kuşakların şairilere bırakılan bir kader inşası değil miydi? Günümüz dünyasında hergün farklı etkilelerle maruz kaldığımız 'şok' ları düşünürsek eğer.Baudelaire'nin izinde bir 'flaenur' a dönüşen 'yıkıcı karakter' lerin yılmadan arayışlarına ne demeliyiz?  Yalnızlığın bir kader değil,seçim olduğu bilincine eişmiş onca 'flaenur' u düşünürken hem de.Burjuva beğeni ve kaygılarıyla günbegün bedeni ve varoluşunu baltalayan kalabalıklar arasında,yıkıcı karakterin izlerine rastalamak ne kadar mümkün peki?

Hiçbir şeyin kalıcı olduğunu kabul etmez yıkıcı karakter. Ama işte bu yüzden her yerde bir takım yollar görür. Başkalarının duvarlar ve dağlarla karşılaştığı yerde de bir yol görür o. Ancak bir yol gördüğü içindir ki her yerde de engelleri ortadan kaldırmak zorundadır. Her zaman kaba değil, zaman zaman en soylu şiddetle. Her yerde bir yol gördüğü için de kendisi hep yol ağızlarındadır. Zamanın hiçbir anı sonraki anın neler getireceğini bilemez. Var olanı yıkıntıya çevirir bu karakter, yıkıntı olsun diye değil, tersine bu yıkıntıdan geçecek yolu açmak için. 
Hayatın yaşanmaya değer olduğu duygusu içinde yaşamaz yıkıcı karakter, intihar etmek zahmetine değmez diye yaşar sadece.” 

andacyazli@yahoo.com

21 Mayıs 2011 Cumartesi

Son Bakışta Aşk

Bazen kalabalığın içinde varoluşuna kulak vermeyi öğrenebilir insan.Yüzlerin,adımların,sokakların her gün teşne olduğu telaşlı ruh halinin dev gölgesinden bir anlık sıyrılarak...Yada sahip olduğu iç yalnızlığı ezme güdüsüyle törpülenmiş yalnızlık kahrına söz geçirebilmeyi yeğleyerek..Loş koridorun bitiminde ölüme terk edilmiş otel odasının sağır eden sessizliğinde,Pevase'nin 'Yaşama Uğraşı''ndan sızan satırların hüzünden atlayarak...Varoluşuna kulak verebilir! Yeni bir hakikatin 'an' fotoğrafını yakalayarak...onun kalabalık içinde varoluşsal zincirini bağlayarak, yalnızlık kemerine.

Pasaj dükkanlardan çıkan ter ve rutubet ile karışık ağır kokuların,cılız güneş ışıklarının sarktığı panjurlu evlerin,köpeklerin keyif çatığı boş sokakların,yanından geçen,oralara hem ait hem de bir göçmen kuşu kadar geçici bir yabancılığı bir arada tutan aylaklığın yalnızlık kemerine bağlayacağı bir 'an' portresi bahsettiğim.Bütün gün kalabalıklar içinde dolaşan,yüzleri ve adımları takip eden;başına gelen her olayın farklı deneyimlerini bir 'an' ın geçici ama şiirsel deneyimine yeğleme çabasını güden bir varoluş karakteri.

O 'an' ın tüm deneyimlerden farklı,aşkın muazzam birlikteliği ile örülü gerçek bakışların geçiciliği kadar yakıcı bir güce sahip olduğunu anlayabilecek bir bilgelikle yoğrulu bir  kişi yaratabilir tozlu hayallerinde yeni bir hakikati.Tıpkı Baudelaire'nin 'Geçen Bir Kadına' adlı şiirinde olduğu gibi: ”-Ey Bakışı ansızın/Beni yeniden dünyaya getiren kaçıncı güzel kadın/Artık göremeyecek miyim seni edebiyen? ”

Ezilen bir ruhun ayaklar altında kalan umudun bir anlık yeryüze çıktığı 'o' anın sarmaladığı iç kıpırdanışları ile anlayabiliriz,sadece iki kişinin vakıf olduğu bir sır sonsuzluğunda çıkılan yolu..O bakışların gerçekleştiği mucizevi kalp atışlarının hafızasından silinen acıların omuzlarına yaslanabiliriz,varoluş ağırlığımızdan yorulduğumuz vakit.Walter Benjamin'in 'Son Bakışta Aşk'da tasvir ettiği gibi bir heyecanla:”Büyük şehir insanını büyüleyen aşktır,ama ilk bakışta değil,son bakışta aşk” 


Walter Benjamin
andacyazli@yahoo.com

16 Mayıs 2011 Pazartesi

Vicdani Ret ve Barış Ağaçları

Dün 'Dünya Vicdani Ret Günü'ydü.Ölümün ve öldürmenin kahramanlık nutuklarına dönüştüğü,konuşma dilinin savaş diline evrildiği 365 günün, kanlı gövdesine çıkıp barış şarkılarının söylendiği tek gündü.Ahlaki,dinsel,vicdani,politik her nedenle olursa olsun dünyada barışı kutsayan herkesin ağzından dökülen şarkılar,yüreğinden filizlenen gonca dileklerin sesiydi.Bu seslere hepimiz yaşadığımız coğrafyalardan farklı sesleri haykırarak yürek verdik.Meydanlar; farklı kültürlerin,dillerin,yaşayışların bağrından çıkan milyonlarca sözlerin taşıyıcısı oldular.Taşıdığı o sözler her ne ise;milyonların bütün farklılıklarını tek potada eritip 'tek ses' haine getirdiler.Evet tüm o sözler,şarkılar,dilekler tek birşey söylüyordu:Barış...


Vicdani Retciler,militarist düşünce ve algılayışıyla tohumlanan insanlığa 'ölmek ve öldürmek' patolojikliğini yerle bir etmek,yerine bir arada yaşamın basit ama sihirli klavuzunu ortaya serme çağrısını yapıyorlardı.Savundukları en insani temelde anlaşılır düşüncelerdi.”Askerlik;ölümün kutsandığı,kitlelerin sadece savaş diline hapsedildikleri,katı hiyerarşik yapının insanı 'öldürme' güdüsüyle tetiklediği bir savaş kurumudur.Bu nedenle askerliğin reddi,nefret söylemleriyle kuşanan ve kuşatılan zihniyete karşı açılan bir retttir.Ölümü ve nefteti üreten makineye karşı,el emeğiyle,vicani giysilerle yürütülen ret çağrısıdır”.

Türkiye 'Vicdani Ret' ile 1990'ların başında tanıştı.Askerliğin hiçbir şeklide sorgulanamadığı,öldürmenin bizi birarada tutan ve asi duygularımızı yeşerten gerçek bir kimlik olduğu düşüncesinin her bir karış toprağa ekildiği yıllardı.1990 yılında Tayfun Gönül ve Vedat Zencir,o dönemde bulunan Sokak Dergisi'nin bir kampanyasıyla vicdani retlerini açıkladılar.Daha sonraki yılları takiben İzmir'de 'Savaş Karşıtları Derneği' kuruldu.Öldürmenin kayıtsızlığa karşı yürüttükleri mücadelede her türlü ağır bedelleri göze alarak barışın tohumlarını serpiştirmek istiyorlardı kadim topraklara.Büyüyecek 'barış' ağaçlarının yorgun gövdelerine huzurlu bir biçimde çocukların yaslanabilmesi için.Barış çocuklarının...

Bir kere daha ve herzaman 'Vicdani Ret' hakkımızı her fırsatta haykırmalıyız.Seslerin bastırılmasına,susturulmasına aldırış etmeden...Çocukların; 'barış ağaçları'nın gölgesinde huzurlu ve mutlu hayallere dalabilmeleri için.Gölgesine sığındıkları o ağaçların 'yorgun barışçıların gölgeleri' olduğunu hissederek,duyumsayarak uykuya dalabilmeleri için...Yoksa hayallerin kan ve şiddetle örülü çocukluğunda hepimiz boğulurak kaybolacağız.Kurtulmak istediğimizde ise, tek bir ağacın gölgesini bulamayarak..

andacyazli@yahoo.com

15 Mayıs 2011 Pazar

Angelus Novus

Gözlerimizi açtığımızda kopuk hikayelerden geriye kalan tamamlanmamış rüyalar vardır ya;nerede olduğumuzu bilmediğimiz veya bildiğimiz halde elimizi kolumuzu kenetlediğimiz çaresizliğin kıpırtısızlığını yaşarız ya... Küçük bir çocuğun ağacın dalına sıkışan topuna hergün büyük bir hırsla zıplayışının ama asla ulaşamayacağı gerçekliğin yanılgısının adı değilmidir bizi var eden geçmiş ve şimdiki zaman.Topun yükseklerde bir şekilde sıkıştığını görür,ama neden topun oraya kaçtığını yani geçmişi bir türlü bilemeyiz veya hatırlamayız demek mi daha doğru.Geçmişin bizden habersiz yerde başlayan bir hayat mücadelesi var sanki.Top kaçmıştır artık uzayan heybetli ağacın uzun dalları arasına...Biz başımızı havaya kaldırırız yüzümüzü kaplayan cılız güneş ışıklarının altında...İki seçenek vardır;ya topu almak için didindiğimiz bir kısır döngünün varedeceği gelecek içinde kaybolmak,yada gözlerimizi topa dikerek önümüzdeki sarmal yoldan yürümeye devam etmek,geçmişi bırakarak,yanımıza almayarak,düşünmeyerek...

Şimdi Klee'nin 'Angelus Novus' adlı şu tablosuna bakar mısınız? Hayat karşısında düz bir bozkırda,sert rüzgarın tehtihkarlığında,sanki düşmanın o ağır ve ekşimsi kokusuyla karşı karşıya bir yalpalnamnın buhranını yaşıyor.Baktığı yerde kayaların paramparça,çocukların uçsuz bucaksız yeryüzüne dikilmiş kara pörtlek gözlerindeki hüzün ve kaybolmuşluk,acıların ve suçların o kayaların arkasına saklandığı hayaletlerin bir br çıktığı o an...Bir tür geçmişin itirafı gibi... Görünen ve görünmeyen,bilinen ve bilinmeyen,saklanan ve saklanamayan geçmiş hemde..

Birdenbire bir şok etkisi yaşar gibi.Ağzı açık bir biçimde,gözlerini ayırmak istemediği heyecanlı bir film finali gibi..Ama daha farklı.İki kutbun çekimserliğinde bocalayan bir ruh hali onunkisi.Bir yandan gözlerini diktiği şeye bakmak için tüm herşeyini saran ağlardan arınmak,hemde o ağların onu kuşatan konforundan kolay kolay vazgeçmeye cesaret edememek...Geçmişi hem merak etmek,hemde onun belirsizliğinde yoluna devam etmeye çalışmak.Tıpkı topu dalların arasından almaktan vazgeçip yoluna gitmeye çalışan küçük çocuk gibi...

Tercihlerin nereye ve hangi yöne tekabül edeceğini asla tahmin edemeyeceğimiz sisli bir bulvarın yolcularıyız hepimiz.Her ilerlenen adımda berrak,açık sandığımız yolların yoğun sislerle örülü gerçekliği karşısında çaresiziz.Geçmişle yüzleşememek,geçmişin kırpntılarını toplayamamak,acıların savruluşunu takip edememek sislerin bembeyaz yabancılığına boyun eğmek,ilerlemenin tabiatı gibi sanki.Gözlerimizi 'Angelus Novus' gibi dikdiğimizde geçmişimize, bizi bekleyen şey; feryadı duyulmamış bir acılı ana,cesedi yıkanmamış kimsesiz bir çoban,ölümün kimsesizliğinde uzanan sıra sıra ağaçlar...Angelus Novus gözlerini geçmişten ayırmamayı ve yüzleşmeyi başarabilecek mi dersiniz? Ben pek sanmıyorum.Çünkü 'Angelus Novus'u bir yandan yukarı çeken,yazgısını baltalayan,geçmişe gözlerini kapattıran o güçlü rüzgar var...Hayatın yani şimdiki zamanın bizi geçmişten koparan çekim gücü.

Gelin Walter Benjamin'in 'Tarih Kavramı Üzerinde'ki 9.tezine kulak kabartalım:

”Klee'nin 'Angelus Novus' adlı bir tablosu var.Bakışlarını ayıramadığı bir şeyden sanki uzaklaşıp gitmek üzere olan bir meleği tasvir ediyor:Gözleri faltaşı gibi,ağzı açık,kanatları gerilmiş.Tarih meleğinin görünüşü de ancak böyle olabilir,yüzü geçmişe çevrilmiş.Bize bir olaylar zinciri gibi görünenleri,o tek bir felaket olarak görür,yıkıntıları durmadan üst üste yığıp ayaklarının önüne fırlatan bir felaket.Biraz daha kalmak isterdi melek,ölüleri hayata döndürmek,kırık parçaları yeniden birleştirmek...Ama cennet'ten kopup gelen bir fırtına kanatlarını öyle şiddetle yakalamıştı ki,bir daha kapayamaz onları.Yıkıntılar gözlerinin önünde göğe doğru yükselirken,fırtınayla birlikte çaresiz,sırtını döndüğü geleceğe sürüklenir.İşte ilerleme dediğimiz şey bu fırtınadır¨

andacyazli@yahoo.com

13 Mayıs 2011 Cuma

Baudelaire ile Yalnızlığa Bir Kadeh


”Ama neyle? Şarapla,erdemle ya da,şiirle,nasıl isterseniz.
Ama sarhoş olun.Ve bazı bazı,bir sarayın basamakları,bir hendeğin yeşil otları üzerinde,odanızın donuk yalnızlığı içinde,sarhoşluğunuz azalmış ya da büsbütün geçmiş durumda uyanırsanız,sorun,yele,dalgaya,yıldıza,kuşa,saate sorun,her kaçan şeye,inleyen,yuvarlanan,şakıyan,konuşan her şeye sorun,'saat kaç' deyin;yel,dalga,yıldız,kuş,saat hemen verecektir karşılığını:Sarhoş olma saatidir.Zamanın inim inim inletilen köleleri olmamak için sarhoş olun durmamacasına! Şarapla,şiirle,ya da erdemle,nasıl isterseniz” (Baudelaire)
                                                                                                     
Varoluşun en kadim,en hakiki,en otantik itirafıdır yalnızlık.Duygusal edinimler ve deneyimlerin en çarpık ve isyankar olanıdır da aynı zamanda.Deneyimlerin; öğrenme ve merak etme dürtüsüne paralel gittiği yolda ansızın karşına çıkan yüksek kavisler gibidir yalnızlık estetiği.Baudelaire'nin 'sarhoş olun' haykırışında anlamlaşan odaların donuk yalnızlığında kendinle yüzleşme,yeryüzüne kahretme erdemliliğin adıdır.

Yalnızlıkla yüzleşmenin,sonsuz bilme ve üretme güdüsünü tetikleyebileceği hiçbir 'farkında olmayan yalnız'ın aklına getirmeyeceği birşeydir.Yalnızlık farkedildiğinde anlamlıdır.Tıpkı Baudelaire'nin şarap ve şiir estetiğiyle,Kafka'nın ”Olabildiğince yalnız kalmalıyım.Başardığım ne varsa,yalnızlığımın karşılığıdır” mistisizmde gizli olduğu gibi.

Nedir peki,yalnızlığın o üstün keşfedilme büyüsünü formüle eden madde? Benjamin'e 'tek gerçek yalnızlık' ihtamını veren o hakikat hangi taşın altında gizlidir? Belki de içimizde ki girifit duyguların arşınladığı,ekişimsi kokuların yer yer belirdiği,çayırların kupkuru,sarımsı melankolinin ayyuka çıktığı bakir yerdir.Yaşamımızı çepeçevre sarmalayan,yapay ve kofluğun nesneleriyle üstünü örttüğümüz yalnızlık; işte tüm o sarlılığın melonkolisinde gizlidir kimibilir.Üstünü örten kalın,pörsümüş,rengi solmuş bir battaniye gibi...Örtüyü kaldırmanın tek koşulu;titrek ellerin aldırmazlığına kulak asmak...Çekip atmaktır, yalnızlığın üstündeki battaniyeyi.

Kendinle buluşmak,bilmenin hazzıyla kıvranmak,armut ağaçlarının altında hafif yel esintisiyle üşümenin tatlı keyfi için en muhtaç olduğumuz şeydir; örtülere ellerimizi uzatmak.Ancak o zaman sarhoşluğun tadına varabiliriz.Baudelaire'nin dediği gibi ”Şarapla,şiirle,ya da erdemle,nasıl isterseniz.”

andacyazli@yahoo.com

8 Mayıs 2011 Pazar

Siddhartha

Siddhartha adının çağrışımıyla Buddha felsefesini bir öğreti kabul edip,daha sonra öğretinin hayat boyu süregelen mücadele ve acılarla iç içe,zamanı yadsıyan bambaşka birşey olduğunu öğrendik.Kutsal kitapların doğa ve insan bileşkesinin gizemine daha farklı mistiszmleri de katarak bir tür yabancılaşmanın değersizliğini yarattığına tanık olduk.'Om' un noksancılığını; bir ırmağın sessiz,neşeli,hüzünlü,çelişkili surat ve anlam işaretlerinin fısıltılarında hissettik.Irmakla bütünleşen yüzbinlerce insanın birbirleriyle hem uyumlu,hemde çelişen şekilde bomboş bir sonsuzluğa aktığını duyumsadık.

Siddhartha,kutsal kitapların yarattığı değerlerle ve o değerlerin şefkat,bağlılık,sonsuz saygı ile anlamlaşan dünyasında büyüdü.Doğaya biçilen değerlerin kutsallığına şiirsel bir dinginliği yaşatarak bağlandı ve sevdi.Farklıydı Siddhartha;bir kere Brahman'lardandı o.Asi ve korkusuz gömleğin taşıyıcısıydı Brahmanlar.İtaat ederlerdi ama asla birbirlerinin iradesini aşağı çekerek değil.Varolamanın ve birlikteliğin kutsal sularında yıkanırlardı.Siddhartha,gençliği boyunca babasının ve kutsallığın berrak suyundan asla kuşkuya düşmemiş ve büyük bağlılıkla hayatını erdemliliğe dönüştürme yolunda gitmişti.Ama Siddhartha yaşamının anlam ve sonsuzluğuna ilişkin kuşkuların hep taşıyıcı oldu.Onu Samanaların yoluna çıkaran da bu düşüncenin iç kemirici gagaları oldu.

Samanalar çileşeş gezginlerdi.Yaşamın gıpta ve uğrunda ömür heba edilen tüm korku ve beklentilerini reddeden bir anlayıştaydılar.Bedenin kaygı,korku ve düşüncelerden arınıp,öz 'ben' i ortaya çıkarma ve onun iradesinde yeni bir benlik yaratma ideali taşıyorlardı.Kendi deyişleriye,dünyevi zevklere yer yoktu onların yaşmlarında.Günlerce,haftalarca,aylarca açsıs,susuz ve düşünmeden yaşayabiliyorlardı.Çünkü bunlardı; bedeni ve zihni tahakküm altına alıp kişiyi birtakım nesnelerin köleliğine hapseden.Siddhartha işte böyle bir öğretinin peşine takıldı.Yıllarca öz 'ben' in arınan saflığını bulmaya çabaladı.

Samanlar'da yetmedi,sığmadı Siddhartha'nın kozmosuna.Başka yüzler,yaşamlar ve küçük hazların girdabında sallanan insanların dünyalarını merak etti.Hep dışladığı zevkler ve çocuksu korkuların yassı,berrak sularına dalmak istedi.Neydi bizleri ve onları ayıran kutsal değerlerin gücü.Milyonlarca yıldızların,birbirine kenetli bulutların,sabah yelinin hafif esintisiyle kıpırdayan denizin,dallarda şarkı söyleyen kuşların,hayallerin kuytu gecelerini gözlemleyen baykuşarın sırrından başka neler olabilirdi öğrenecek.

Siddhartha; kentlerin ışıltılısına,hazların şehvetini tatan pembemsi insan suratlarına,şatafat ve korkularla kol kola yürüyen yaşamların evrenine giriş yaptı.Onu bekleyen şarap,aşk,para ve korkulardı.Düşünemden,yemeden,hazlara direnemeden yaşayan insanların gölgesinde çadır kurdu uzun bir süre.Direndi...Vazgeçer gibi oldu...Ama pesetmenin dayanılmaz hafifliğine karşı koyamadı.Karşı çıktığı herşeyin kendisini yani,öz 'ben'ini ele geçirdiğini gördü acı bir biçimde.Paranın,kumarın ve küçük korkuların uçurumuna sürüklenmişti artık.Seks sanatını öğrendiği Kamala'dan, hazzın doruklarına tırmanmayı ve çıktığı yerde boşluğun bembeyaz nihilizminde kaybolmanın demir parmaklığında haykırdı son bir kez.Şehvetin dünyasından kaçtığı vakit,Kamala altın kafeste beslediği kuşu özgür bırakacaktı.Tıpkı Siddhartha'yı özgür bıraktığı gibi.

Siddharta bir ırmağın kıyısında,heybetli bir ağacın gölgesine sığınarak son defa suda yansımasına baktı.Ölmek isitiyordu.Ona öğretilen ve uğrunda yaşamını masaya yatıran değerleri acımasızca ezdiğini düşünüyordu.Irmağın sesine kulak verdi Siddhartha.Irmak; hayatın tek bir amaç uğrunda yitilmeye değmeyecek kadar zamansız ve sonsuzluğun bir arada olduğu bir yaşam pınarı olduğunu fısıldadı kulağına.Zamansızdı hayat.Siddhartha'nın doğup büyüdüğü yerdeki hali,Samanalara katıldığı zamanki duyguları,zenginliğe ve refaha eriştiği, bencilliğin doruğa çıktığı yılları;zamanın geçmişi ve geleceğinden bağımsız tek bir kanaldan bir bedene sığarak akıyordu.Siddharta'nın bedeninde milyonlarca insan,yaşam ve felsefeydi barınan.Hepside aynı akarsuyun akıttığı nesnelerdi.Sonuçta tek bir yere akacaklardı.

Herman Hesse'nin modern masalı 'Siddhartha' böyle bir zamansızlığın içinde kaybolan ve yaşamın nihai anlamını arayan bedenlerin manifestosunu anlatıyor.20.yüzyılın en önemli Alman yazarlarından biri olan Hesse,insanın zamandan bağımsız,uygarlığın yapay değerlerini karşısına alan,ama aynı zamanda onu bir başka yerinde yatsımayan çelişkileriyle daldan dala savrulan bir insanlığın derin yolculuğuna çıkarıyor bizleri.Siddhartha'yı edebi karakterimizle bütünleştreceğimiz sonsuzluğa uğurluyor.

andacyazli@yahoo.com

7 Mayıs 2011 Cumartesi

Kurmacanın Demir Parmaklığı

İnsan gök kubbenin altında sayısız nesneler ile gizil iletişimin tüm saflığını içinde barındıran varlıktır.Durgunluk,hırçınlık ve esenliği bir arada tutan denizin;maviden,yeşile,sarımtrak gerçeklikten,koyu griye kadar uzanan renklerin sonsuzluğu ile özün duru hakikatini keşfedebilecek formatlığa bürünebilmiş bir varlıktır...Doğanın kadim sonsuzluğunda;gözle görülür elle tutulur,yürek dalgalanmasıyla hissedilir hakikatin arkasına sığınan kof,mistik bir inancın gölgesinde değil,herşeyi doğanın ve tabi ki bedenin iradesi ve gizeminde saklı bulan, somut inancın gölgesine sığınabilen insan özgürleşir,kendi hakikatini keşfeder.Kendi pınarında akan suyun dinginliği ile hazsal mistisizme erer,arınır.Tüm değerlerin prangasından o zaman kurtulur.

Kurmaca ile gerçek olan ayrışımının bulanıklığını sabitliyen toplumsal değer sistemleriyle,bedenin tahakkümünü üreten bilinmezliğin canavarına karşı öz benliği ile savaşan insandır bahsetiğim birazda.Kurmaca'nın yüzyıllar boyu gelenek ve değerler ile içimize aktığı sunni suların içinde her türlü göz boyama renklerin yabancılığını anlamak zorundadır insanlık.Formatlanan insanlık özgür olamaz çünkü.Yapay sularla,renklerin aldatıcılığı ile bir başka 'ben' in bedene söz geçirmesiyle kirlenen,çürüyen,paslanan bedenin kabuk değiştirmesi ile başlamalıdır kadim mücadelesine...

Peki kurmaca ve hakikatin sınırlarını ayrıştıran kıvırmlı yollar nerede başlar? Kurmacanın aile,din,eğitim,evlilik ile ayyuka çıktığı değerler sistematiğini nerede ve nasıl karşısına alır hakikat? Kurmacanın diline karşı kurmacanın özgür bir başka yüzünü siper edebilir miyiz tüm bunlara?

Kurmaca Tek Tiptir!


Hakikatin kıvrım yolları çıkş noktamız olmalı belkide.Kurmaca tek tiptir,bedenin sınırsızlığını ve keşif gücünü tek eşliliğe indirgeyerek muhafazakardır da aslında.Aklın saf,el değmemiş bir biçimde önceden formatlamış değerlerin yüklenmesi benlik-öz benlik arasında bir yanılsama yaratır.Yanılsamadır çünkü;kurmacanın değerleri ile yüklenen kişi hayatın sınırsızlığını algılayamaz,tek gerçekliğin kendi küçük penceresi olduğunu düşünür ve yanılsamanın tehlikeli sularına kaptırır kendisini.

Kurmaca Konfordur!


Kurmaca konfordur,ölümü düşünmenin gereksizliği ile kodlanmıştır.Dış dünyada varolan tüm nesnelerin mistik bir biçimde yaratıldığı inancı,ölüm içinde geçerlidir o dünyada.Ölüm de bizim dışımızda bilinmeyen bir hayalet gibi birşeydir.Dolayısıyla ondan korkulmalıdır.Bu yüzdendir ki,kurmacanın dili ölümü yadsıyarak kendi konforlu dünyasının yapaylığını tahkim eder insanlığa.

Kurmaca Korkudur!


Kurmaca korkudur.Öncelikle kişinin kendisinden,kendisini tanıyamamadan ötürü korkmasıdır.Öz benliğin keşfinin tüm tehlikeli sonuçları enjekte edilmiştir ona.Kişi kendisini keşfetme noktasında;bedeninin kendisine ait olduğu ve ona sunulan dar çemberin dışında bedeni ile konuşabilmesinin bir tür yasak olduğunu fısıldanmıştır kulağına.Bu yüzdendir ki,beden ve benlik arasında derin bir uçurum vardır.Uçurum dibinde ise korkunun koru ile fokurdayan ateşin cehennemi bulunmaktadır.

Kurmaca Akvaryumdur!


Kurmaca hazlar dünyasının tüm doyumsuzluğunu içinde barındırır.Haz ise özde kişinin benmerkezciliği ile alakalı bir olgudur.Hazzın direncini sağıltamama ve onu kurmacanın değerleri ile fütursuzlaştırma meşrudur.Cinsellik tek eşlilik ve evlilik kurumu boyutunda yaşandığın da anlamlıdır.Hazların bencillikle buluştuğu nokta da tam burada başlar.Çünkü tek eşliliğin bedenin doğasına ters düşmesinden ötürü,kişi tekliği farkında olmadan dışlar.Dışlamaya başladığı vakit de,hazlarını gerçekleştirmek için tek bir bedene hapsolur ve o bedeni kendi bencilliği doğrultusunda kullanır.Bu da bir şekilde mazoşist bir benliğin yaratılmasına ön ayak olur.Çünkü hazlarda kurmacanın demir parmaklığında esirdir.

Kurmaca yaşadığımız toplumdur.Hakikat bizim ve dış dünyanın çok ötesinde bilnmez bir yelpazede değil,bedenin sonsuzluğuyla noksanlanmış kodlarımızın saflığındadır.O yüzdendir ki,kurmaca muhafazakar,hakikat anarşisttir.Kurmaca korkuların,beklentilerin,kaygıların formatlandığı akvaryum,hakikat o akvaryumun dışına adım attığımız yer ile başlayan ama bitmeyen sonsuz bir yolculuktur.

andacyazli@yahoo.com

4 Mayıs 2011 Çarşamba

Çanların Çaldığı Yerde

”Ada değildir insan,bütün hiç değildir tek başına;anakaranın bir parçasıdır,bir damladır okyanusta;bir toprak tanesini alıp götürse deniz,küçülür Avrupa,sanki yiten bir burunmuş,dostlarının ya da senin bir yurtluğunmuş gibi,ölünce bir insan eksilirim ben,çünkü insanoğlunun bir parçasıyım;işte bundandır ki sorup durma çanların kimin için çaldığını;senin için çalıyor.”

Hemingway bu satırları yazarken İspanya İç Savaşı'nı içerden takip etmek için 1937'de İspanya'ya gitti.Sonradır ki,'Çanlar Kimin İçin Çalıyor' da Franco rejimine karşı yürütülen gerilla hareketinin; kılcal damarlarını en ruhani edebi karakteristliğini kullanarak gözlemledi.Savaşın kanlı çayırlarında;yeşilliğin cennetini düşlerken,çam ağaçlarının gölgesinde uzak yıldızlara bakarken yarattık onu edebi düşlerimizin odasında.Ölümün kutsallığına sıcak battaniye seren,aşkın o sımsıcak,içten ve yekpare gerçekliğine sarılan gövdelerin gücüyle duyduk çanların bizim için çaldığını.Barışı çağıran,yaşamı kutsayan engin hayallerimizle.

Hemingway ile Kafka'yı tek bir bedene sığdıran; o kanlı çayırların ortasına büyük soğukkanlılıkla oturuşun kollektif kaderinde gizli değil miydi? Yalnızlığın dipdiri gözleriyle karşı karşıya gelişin ve arkana dönüp baktığında ayak izleri kaybolmuş bir insanlığın trajedisi saklı değilmiydi? Sisifos'un sürekli yılmayan bir direnişle yukarıya taşımakla yükümlü taşların ağırlığını hissettiren yalnızlık değil de neydi peki? Kaderin ortaklaştığı yerde yalnzılığın katran koyuluğu başlamıyor muydu? Kafka'nın 'Dava' sında sabahın belirsiz,puslu ve yağmurlu gününde, evin ortasında beliren karanlık,bir o kadar da korkunç adamların tutuklusunuz... demesindeki; demir kadar sert surat ifadesinin neye işaret ettiğini Hemingway bilmiyor muydu? Çanların çaldığı yerde yalnızlığın azgın sularına kapılan tüm insanlığın hislerine tercüman olmak böyle birşeydi belki de.Hemingway gibi Kafka gibi.

'Dava' da kendi mahkemesinin peşinde bir 'hiç' e dönüşen Josef K'nın hemen arkasında; boş çırpınışlarla kulaç atan,ama gidilecek yolun karanlığına aldırış etmeyen Sisifos'un, aynı belirsizliğin yolcuları olduğu o kadar belli ki.Bir şekilde Dava'dan herkesin haberdar olduğu ama haberdarlığın ötesinde davaya müdahil olmayan insanların, zaten çanların kendilerini için çaldıkları zaman da, kendilerine ortak olacak kimseler bulamıyacak kadar yalnızlığın yolculuğuna çıkacakları...İşte o zaman 'Dava'nın arkasından sürekli bir taşı yukarı taşırken,tam hedefe varılacağı esnada taşın aşağı düşeceği ve Sisifos'un kaderi 'Dava' yı ele geçireceği...


Kafka'nın bilinmeyen bir zamanda,hiçliğin ve yaşanmamışlığın bedenine hapsettiği 'K' karakteri ile ortak, hikayenin gelişimine paralel,en az hikaye kadar bulanık,bir o kadar da 'fıkra' malzemesi oluşturacak kadar benzer o eşssiz Rahip-K diyaloğunu anımsamak gerekiyor.Rahip'in K'ya anlattığı fıkraya göre Kafka;adaletini gerçekleştirmeye çalışan bir adamın mahkemenin önüne gidip bir bekçiyle karşılaşması üzerine,bekçi'nin mahkemeden içeriye giremeyeceği,burada oturup beklemesi gerektiğini söyleyip; adamın eli kolu bağlı biçimde iskemle çekip çaresizliğe kapılışının tarjikomik dünyasına sokar bizleri.Ta ki ölmüne kadar o iskemlede otururarak hemde...Adam yılların gövdeye yansımış yılgınlığı ile son nefesini vermeden hemen önce bekçiye eğlip şu soruyu sorar: ”Herkes yasayı öğrenmek istediği halde,nasıl oluyor da uzun süredir benden başka hiç kimse içeri girmek istemedi”...Bekçi'nin cevabı ise; ”Bu kapıdan girme hakkı yalnız sana tanınmıştı,bu giriş sırf senin için yapılmışı.Ben artık gidiyorum, kapıyı da kapatıyorum...”

Şimdi yazının girişinde ki Hemingway'in o eşssiz sözlerine kulak vermeliyiz.Sadece senin için oluşan kurumların,savaşların,davaların, arasında bekçiyle karşılıklı oturup,ömrün son saniyesine kadar yalnızlığın dört duvarına sıkışmanın soluksuzluğunu anlamak,çanların çaldığı yerden sonra iskemleye oturup yalnızlığa selam veren tüm Sisifos'ların kaderi görmek için.Çünkü 'Çanlar Bizim İçin Çalıyor'...

andacyazli@yahoo.com