11 Mayıs 2013 Cumartesi

Bir Düşünce Şiddeti Olarak Proust'da Aşk ve Hakikat




Edebiyatta iyilik ve kötülük üzerine ayrışımlar genel olarak birtakım karakterler üzerinden sağlanır. Her bir karakterin belli sınırlar dahilinde cisimleşebilmesi için sadece fiziki ve mekansal bir oluşum yeterli olmaz. Aynı zamanda temsilli bir yaratımın nesnesi haline gelebilmeleri; düşünsel ve yaşamsal manada belli bir konum işgal etmeleri söz konusudur. Fakat işgal edilen konum durağan olmadığı ve karakterlerin hareket ve bağlantılarıyla tekrar tekrar biçim kazandığı için devamlı değişim halindedir. Karakterler, eserin kurgusal düzleminde çeşitli konumların parçası haline gelir ve devamlı yayılım gösterirler. Bu, tek bir karakterin çoğulculuğuna gönderme yapması açısından önemlidir. Örneğin roman türünden yola çıkacak olursak, roman karakteri yaşadığı ev, ilişkide bulunduğu kişi/ nesneler, doğrudan veya dolaylı gerçekleştirdiği eylemler, sahip olduğu düşüncelerle çoğul bir kişiliği yansıtır. Eserin zaman akışına uygun şekliyle çoğulculuğu uzamsal bir hal alır. Kurgu boyunca bütüncül gövdeden türeyen çoğulcu parçalar kendi içlerinde ve tabi dışsal dünyada ilişkisel ağlar örer ve bu ağları genişletirler. İlişkiler, eserin görece anlam ve bütünlüğü kavrayacak bir sonuç fikrinin salt araçları olarak değer kazanmazlar. Öyle olsaydı karakterler sadece temsilli bir düşüncenin edilgen sembolleri olarak, bir şekliyle hedefe yönelik ”görev” meziyeti görürlerdi. Mesela aşk ilişkisini odağına alan bir romanda aşık olan ile olunan arasında çoğulcu ben'lerin sürekli ağsal mekanizmalar tarafından maddileşmelerine tanıklık ederiz. İlişkiye geçen iki bedenin uzayın farklı alanlarında dağılımı ve her bir dağılımdan türeyen ben'lerin karışımları duygu katmanlarını oluşturacaktır. Bu duygular bir karakteri betimleyen sıfatlamalarla doğrudan ilişkilidir. Örneğin kıskanç erkek, takınıtılı ruh hali, öfkeli aşık, sadakatsiz kadın vs. Bu esas olarak şu anlama gelir: Aşık olunan karakterin geçmiş yaşamı, seven kişide sürekli farklı ben'lerin uzanımı ile çoğullaşır, onları kuşatır ve yorumlanmayı sağlar. (Daha detaylı olarak Proust özelinde değineceğim ”göstergeler”). Bu minvalde yaratıcının (yazarın) karakterlerini açıklayacak ve onu kimi nitelikler üzerinden tanımlayacak ağsal mekanizmaların işlerliğine ihtiyacı vardır. Bir karakterin eylem ve düşüncelerine bağlı olarak açığa çıkan  ”iyi” veya ”kötü” sıfatlarının tüm uzantılarını bu işlerliğin karşılıklarında bulabiliriz. Tabi başka bir açıdan, sabit ”iyi/kötü” imgesine ya da çizgisel karşıtlıklara dayanmayan iyilik ve kötülük hallerinin Spinoza'nın ”bedensel bağlantılar”ıyla anlamaya çalışarak.  

Öyleyse ”iyi” ve ”kötü” sıfatlarını ”bedensel bağlantılar”dan yola çıkarak açımlandırabiliriz. Bu ise iyilik ve kötülük derecelerini bir anlamda karşılaşmaların tesadüflüğüne bırakmak anlamına gelecektir. Peki, karşılaşmak Spinoza'cı temelde neye vurgu yapmaktadır. Spinoza Eticha'da ”duygulanış (affectus)” terimini bu yüzden kullanır. Duygulanışı ”bir cismin, bir bedenin, başka bir cismin eylemine maruz kaldığındaki durum” olarak açıklar. ¹

 Buradan yola çıkarak da “duygulanış fikirleri” adı verdiği bir “ilk fikir”den hareket eder. İlk fikir türü olarak “duygulanış fikirleri”, yalnızca etki ve sonuçlarla sınırlı kalırlar. Yani, etkileyen bedenle etkilenen bedenin arasındaki ilişkiye gönderme yaparlar. Deleuze'un bu konuda Spinoza'yı anlatırken verdiği güneş ve mum bağlantısı daha aydınlatıcı bir noktaya temas eder. Güneş mumla ilişkiye geçtiğinde mum erimektedir. Dolayısıyla mum etkilenen beden olarak duygulanır ve bedeninde değişikler meydana gelir. Benzer bağlantıyı kişiler arasında düşündüğümüzde iyilik ve kötülüğün tesadüfü karşılaşmaların devingenliğiyle bizatihi “duygulanış fikirleri”nin etki ve sonuçlarıyla oluşan sıfatlar olduğunu anlayabiliriz. Spinoza genç filozof Blyenbergh'le mektuplaşmasında kötülük üzerine şu basit cümleyi sarfediyordu: “Kötü bir karşılaşmadır. Sizinkiyle kötü karışan bir bedenle, bir cisimle karşılaşma...” ². Her kötü karşılaşma etkilenen bedeni çözüp dağıttığı için eyleme gücünü (varolma kuvvetini) düşürecektir. Bu haliyle şunu iddia edebiliriz ki tüm kötü karşılaşmalar, iki bedenin veya cismin birbirlerini çözüp dağıttıkları her bağlantı, eyleme gücü ve kudretimizi düşüren ilişkilerin bütünü Spinoza'nın iki temel tutkusundan birine yani, “keder”e götürecektir bizi. Bir “kötü karşılaşma” olarak kedere... Şimdi bir adım daha ileri giderek Marcel Proust'un yedi ciltten oluşan dev eseri “Kayıp Zamanın İzinde” sindeki kötü karşılaşmaların, diğer bir deyişle etkilenen bedenin bir duygulanışı olarak “keder” in hakikat arayışındaki önemin bahsine geçebiliriz. Öncesinde bazı sorulara yönelmemiz gerekecek: Hakikati neden ve nasıl isteriz? Hakikati Spinoza'nın ilk fikir türünde, yani duygulanış fikirlerinde kalarak, sadece etkilerin dünyasında yaşamaya devam ederek aramamız mümkün müdür? Hakikati istemek düşüncedeki bir şiddetin (kötücülüğün) ürünü müdür yoksa iyi niyetten, dostluktan ve başkalarının deneyimlerinden yola çıkarak elde edebileceğimiz birşey midir? Şimdi biraz bu sorular etrafında dolaşalım.

Hakikat ve keder... Bu iki kavramın Marcel Proust'un yedi ciltten oluşan dev eseri “Kayıp Zamanın İzinde”sinde nasıl bir ağırlığı bulunabilir? Hakikati kim neden arar diye sormuştuk. Deleuze'un “Proust ve Göstergeler” adlı çalışmasında bu sorunun cevabına giden girift yollardan geçmek durumundayız. İlk olarak Proust'da hakikat arayışının nelerden oluştuğuna bakmalıyız. Anımsama ve belleğin (iradi bellek) maddi güçleriyle kendiliğinden yakalanan bir hakikatin Proust'da önemli olduğu ama tek başlarına yeterli bir “kudret”e erişemediklerini bilmeliyiz. Asıl olarak “hakikati neden istiyorum”u sordurtan bağlantılar ve ilişkilerin göstergeler üzerinden nasıl çoğaldığına, yorumlanıp, deşifre edildildiklerine bakmamız gerekiyor. Deleuze'un da altını çizdiği gibi hakikat arayışı bir tür düşüncedeki şiddetten ötürü ayyuka çıkar. Yani, alışkanlıkların ritmini sekteye uğratan, bilincin yüzeylerinde katmanlar oluşturan aşırı bir duyarlılığın şiddetinden bahsediyorum.  Örneğin aşk gibi... 

Deleuze'un “olası dünyaların açıklanması ve deşifre edilmesi” olarak kavramsallaştırdığı “aşk göstergeleri” tam da burada devreye giriyor: “Aşık olmak, taşıdığı ya da yaydığı göstergelerle birisini bireyselleştirmektir. Bu göstergelere duyarlı olmak, bunların çıraklığını yapmaktır.” ³ Aşık olunan kişi sürekli olarak göstergeler yayar. Aslında göstergelerin çoğulculuğundan bahsetmek daha doğru olacaktır. Çünkü, tek bir gösteren yoktur. Aşık olan kişi (etkilenen beden) için göstergeler şu anlama gelmektedir: Kendisinin bilmediği olası dünyaların çoğulculuğunu yorumlamak. Yani, etkileyen bedenin (aşık olunan kişi) birden çok ben'lerini açıklamak adeta dedektif gibi izini sürmektir. “Kayıp Zamanın İzinde”sinin beşinci cildi ”Mahpus”da karakter (öykülemeci) sevgilisi Albertine'i evinde hapseder ve onu günlerce kuşatır. Karakterimiz, Albertine'in bilinmeyen dünyasını, “o varlığın uzayın bütün noktalarındaki, geçmişteki ve gelecekteki uzantısını” başka bir ifadeyle kıskançlığı doğuran tüm “olası dünyalar”ı göstergeler yoluyla anlamlandırmaya çalışılır. Spinoza'cı terimlerle söylersek Albertine'in varlığı karakterimiz için bir “kötü karşılaşma” dan doğan ”keder”i ima etmektedir. Aşk ve kışkançlıktan doğan keder sonuç olarak düşüncedeki şiddeti perçinler ve onu hakikati aramada seferber eder: “Sevilen kişinin bana karşı sergileyeceği tercihler ve okşamalar, başkalarının önceden, şimdi ya da daha sonra tercih edeceği olası dünyaların imgesini çizerek bana ulaşır.” 4

Deleuze, Spinoza'nın “duygulanış fikirleri” adını verdiği ilk fikre hayat boyu mahkum kalmamak için biraz felsefe yapılmasını salık verir. Çünkü, birçok insanın yaşam süresince sadece etkilerin ve sonuçların fikriyle, bir duygudan (keder) öbür duyguya (neşe) devamlı geçişi söz konusudur. Bu geçişler nedensellikten bir anlamda kopukturlar. Çünkü, “bedensel bağlantılar”ın açığa çıkardığı duygu biçimlerinin sadece etkileriyle ilgilenmektedirler (Güneş mumu eritiyor ama neden erittiğini bilmiyorum). Başka bir anlamda, duyguların dünyasında kalmaya mahkum insan için şu tarz bir soru pek mümkün olmayacaktır belki de: Ne oluyor da ilişkiye geçtiğim bedenler ve cisimler bende duygulanışa neden oluyor,  keder ya da neşeyi meydana getiriyor? Spinoza'nın “ikinci fikir” adını verdiği “mefhum fikirler” işte bu açılardan ivme kazanır. “Kayıp Zamanın İzinde”sine geri dönecek olursak, kahramanımızın evine hapsettiği Albertine'e karşı ürettiği kuşkular ve Albertine nedzinde çoğalan ben'lerin yorumlanıp, deşifre edilmesi sayısız duygu geçişlerinin sarsıntılarıyla kıskançlığı iyice katmanlaştırır: “Kıskançlığımız dediğimiz şey, sürekli, bölünmez ve tek bir tutku değildir. Birbirini izleyen sayısız aşktan, farklı kıskançlıklardan oluşur...” 5. Etkileyen bedenin (Albertine) yaydığı göstergeler arasında bağlantılar kurma ve ben'ler arasındaki geçişleri izleyen tüm açıklama çabaları karakterimizi “mefhum fikirler”e yöneltecektir: “Albertine'in bir profilinden diğerine, bir Albertine'den diğerine, bir dünyadan diğerine, bir sözcükten diğerine sıçramamıza neden olan” çapraz kesişenler” kurmaya yönelik bir arayışa sürükleyecektir. 6  Öyleyse dolaylı yoldan şöyle bir soru sormalıyım: “Kötücül bir duygu” olarak düşünceye şiddet uygulayan kıskançlığı hakikati aramada bir imkan olarak düşünebilir miyiz? Ya da “duygulanış fikirler”inin kıskacından kurtulmaya yöneltecek bir “ikinci tür fikri” kıskançlığın yasalarında bulabilir miyiz?

Kıskançlık duygusunun “göstergeleri kavrama ve yorumlamada daha ileri gitmesini” aşkın genel hakikatini içeren bir öznellikle ilintili bulmak pek yanlış olmayacaktır. Kıskançlığı doğuran tüm açıklama çabalarının, sevilen kişide yayılan göstergelerin olası dünyalarına doğru yöneldiğini daha önceden belirmiştik. Albertine örneğinde olduğu gibi, yayılan göstergelerin hepsi etkilenen beden için maddi olduğu kadar özneldir de. Albertine'in uzak geçmişinde yaşanmış bir olayın geçtiği mekan, onu çevreleyen manzaralar, iç içe geçmiş insan yüzleri, olası bir eski aşığın varlığı kıskanç kişi için birer göstergedirler. Hepsi etkileyen bedenin kıskanç aşığın önüne çıkardığı karmaşık denklemlere benzer. Örneğin geçmişin bir zaman diliminde Albertine'i çevreleyen herhangi bir hareketin tüm fiziki bileşenleri (cadde, bulvar, arkadaşlar) sevilen kişi tarafından yorumlanmakla kalmayıp farklı Albertine'lerin imgelerini ısrarla sunar. Her bir nesnenin varlığı Albertine'in bilinmeyen dünyalarını aydınlatma istemidir. Ayrıca, Albertine'in yüz hareketlerindeki değişim, ses tonunun çatallaşması, farklı açılardan beliren yüz siluetleri, jestler, mimikler vs. etkilenen kıskanç beden tarafından yorumlanıp, açıklanmaya çalışılacaktır. Fakat göstergeler sadece onu yayan nesneyle (Albertine) açıklanmaz. Evet, tek bir nesneden yayılırlar ama onu çapraz kesişenler ile çoğullaştırır ve bölmelere ayırırlar. Bu ise, Deleuze terminolojisiyle söyleyecek olursak “aşk dizileri”ni ortaya çıkaracaktır: “Swann'ın Odette'e olan aşkı, kahramanın Gilberte'e, Madam de Guarmantes'a ve Albertine'e olan aşkıyla devem eden dizinin bir parçasıdırlar. 7  Proust'un hakikati arayışındaki evrilme noktası işte tam anlamıyla bu eşikle aşılacaktır. Çünkü, kahramanımızın Albertine'e olan aşkındaki fikir, geçmiş aşklarını oluşturan ve tanıklık edilen başka aşkları da içeren tüm nesnelerin birleştiği, ortaklaştığı ve  yayıldığı bir gerçekliğin parçaları haline gelmesidir. Albertine fikrine karışmış bir Gilberte fikri ya da Gilberte'e duyulan ıstıraplı aşkın Swann ve Odette aşkıyla kesişmesi... Hatta Kont Charlus ve Morel örneğindeki eşcinsel aşkların bölmelere ayrılarak parçalanması ve her bir parçanın diğer aşklarla birleşmesi... Kısacası, tüm aşk biçimlerini cisimleştiren, farklı bedenlerin duygulanıp çözülmesine neden olan temel bir duygulanışın yani, kıskançlığın bilme ve açıklama ihtiyacıyla çoğalan “aşk dizileri”; yorumlanıp deşifre edilen göstergelerle nihai açımlama sağlayacak hakikatin yaratımı ve yakalanması... İşte Proust'çu dünya görüşünün Spinoza'cı yorumla açığa vurduğu hakikat arayışının sırrı burada: Bedensel bağlantılarla sarmalanan “keder”li bir duygulanış olarak kıskançlığı etkilerin dünyasına (duygulanış fikirleri) hapsetmeden; onları yorumlama, açıklama ve izini sürme ısrarı. Böylesi bir ısrarın köklerine eğildiğimizde kuşkusuz Proust'u “mefhum fikirlere” yönelten “keder”ci bir duygunun, hakikati arayışta ne denli önemli bir konum işgal ettiğini görebiliriz. 

Bu kapsamda iddialı bir varsayımdan hareket ederek Marcel Proust'u 20.yy'ın en büyük eserlerinden birine, “Kayıp Zamanın İzinde”sinin yaratımına götüren unsurların bir tür “kötü niyet”inden dem vurabilir miyiz? Deleuze'un felsefeyi ve felsefe yapma biçimlerini eleştirirken izlediği yol gibi biz de “kötü niyet”ten beslenen bir felsefenin olanaklarını Proust'da arayabilir miyiz? Felsefenin yanlışı der Deleuze “bizlere düşünmenin iyi bir niyetini, doğruya yönelik doğal bir arzuyu, bir aşkı varsaymasında yatar. Bu nedenle felsefe, kimseyi tehlikeye sokmadan ve hiçbir şeyi allak bullak etmeden soyut hakikatlere ulaşır yalnızca” 8.  Felsefenin “iyi niyet”ine karşılık sanat ve edebiyatın karanlık yüzünü koyar Deleuze. Bu tıpkı felsefe gibi iyi niyet ve uzlaşmaya dayanan dostluğun ve dostane sohbetlerin yerine, şiddet ve “sessiz yorum”lardan doğan aşkın kötümser yüzünü koymasında yaptığı gibidir. Çünkü, her ne kadar zeki, ufku geniş insanlarla akıcı sohbetler etsek de, yapıcı ilişkilere yaslanan dostluklar geliştirsek de hiçbir zaman aşk ve kıskançlığın sunduğu/sunacağı deneyimlerin zenginliğine sahip olamayız. Hakikati arama isteminin kaynağını dostluklar ve başkalarından edinilen deneyimler değil; aşkın öznelliği ve bireyselliği, harekete geçirdiği “kederli” duyguları, kıskançlığın genel yasaları oluşturacaktır. Burada Deleuze’un Sokrates’i anımsatması boşuna değildir: “Dosttan çok aşkım, aşık olanım; felsefeden çok sanatım; iyi niyetten çok torpilim, zorunluluk ve şiddetim”. 9

Özetle diyebiliriz ki, Spinoza'nın “duygulanış fikirleri” bir ilk fikir olarak sadece duyguların, özelinde de “keder”lerin kısır dünyasında yaşamaya zorlayacaktır bizi. Oysa o kısırlığın “kötü karşılaşma”ların sonucunda ortaya çıktığına, başka bir bedenle karışan bedenimi “keder”li duygulanışla kuşattığına dair bir bilginin varlığı (mefhum fikirleri) hakikati yakalamada sayısız açılım, en önemlisi de bir başlangıç sunacaktır. Böylesi bir açılımı iyi niyetin hikmetine sunmadan, dostça sohbetlerin deneyim alanlarını genişleteceği yanılgısına kapılmadan, uzlaşımcı felsefenin yapaylığına aldırmadan Proust'un yegane dünyasında keşfedebiliriz.                                                                                        
                                                                                                                                                                                                                                         

andacyazli@yahoo.com


KAYNAKÇA

1.Deleuze, Gilles ”Spinoza Üzerine On Bir Ders”, S.19, Öteki Yayınevi, İstanbul, 1997

2.Deleuze, Gilles ”Spinoza Üzerine On Bir Ders”, S.24, Öteki Yayınevi, İstanbul, 1997

3.Deleuze, Gilles, ”Proust ve Göstergeler”, S.15, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2004

4. Gilles Deleuze,  A.g.e,  S.146

5.Proust, Marcel, ”Swannlar’ın Tarafı”, S.382, çev:Roza Hakmen, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1999

6. Gilles Deleuze,  A.g.e,  S.34

7. Gilles Deleuze,  A.g.e,  S.77

8. Gilles Deleuze,  A.g.e,  S.24

9. Gilles Deleuze,  A.g.e,  S.68