6 Aralık 2011 Salı

Joyce Anlatısında Ayrışım (1)

James Joyce'un kendi benliğini ölümsüzleştirdiği Stephan karakterine atfen önceki yazımda şöyle bir cümle sarf etmiştim: ”Ama nasıl gençliğin diye soruyorum,benzerlikler arıyorum tüm şehirlerin yokuşlarında kendisini arayan,olmadık yollara sapan,yeni keşiflerle usanmayan,sonrasında sanat denilen dik yokuşun doruğunda özgürlüğe haykıran gençliği...” (James Joyce'un Gençliğinde Bir Portre,4 Aralık)

Bugün 6 Aralığı sonraki güne bağlayan gecenin sessiz saatlerinden biri.Bugün ilk kez olarak bir ayrışımın eşiğinde sallanmaktayım.Daha doğrusu sallanmaktaydım.Çünkü,geçen sene bugün (yine 6 Aralığı sonraki güne bağlayan sessiz saatlerden birinde) ilk yazımı (Yalnızlar Ülkesi), yanılmıyorsam itici istemimin (ki kendisiyle başım sürekli belada) iç dünyamda kuvvetli bir haykırışa dönüşmesiyle yazmıştım.Ne olacağını,ortaya nasıl birşey çıkacağını bilmeden,belki de bunun üzerine düşünme eğilimine bile girmeden ayrışımımın kararsız,bilinmez ve müphem gerçekliğine bir son vermiştim.Niye bunları söylemeye ihtiyaç duyuyorum? Anlatacağım.Yukarıda alıntı yaptığım cümlelerin asıl olarak beni ilgilendiren boyutuna geçmeden önce,çocukluk anılarının bir yaratıcı bedende ne anlama geldiği,sözünü ettiğim ayrışım eşiğinin muğlak gerçekliğini deşifre eden farkına varış/kopuş oluşumlarının nasıl başladığı ve en önemlisi hangi ’günah’ sembollerinin (kadın ve seks) bu ayrışımda imgeleştiğinden bahsetmek istiyorum (bu bölüm sonraki yazının konusu olacağı için bu yazıda üstünde durmayacağım).

”Neredeydi çocukluğu şimdi? Kendi alınyazısından kaçan,yaralarının utancını tek başına düşünen ve çirkinlikle yapmacıktan kurulu evinde dokununca dağılan soluk kefenler ve çelenklere bürünüp kraliçecilik süren ruhu neredeydi?”

Bir yazarın kopuş süreci çocukluk anılarının ayyuka çıkmasıyla başlar (ayrışım).Anıların yaratı dünyasında ki yeri,yaratıcının ilham kaynağına dokunan yaşanmışlıklardan ayrı,karmaşık bir tarafının bulunduğu gerçeğini örter çoğunlukla.Nedeni basit bir varsayımdan ileri gelmektedir: yaşanmışlıklar sanat deneyiminin birer parçası olarak yaşam deneyimlerine bağımlıdır.Halbuki, çocukluk anıları ne bir sonlanış ne de geçmişi değerli kılan nesneler bütünüdür.Bizatihi bugünle,yaratım anıyla,ayrışım eşiğinde ve varoluş arayışlarıyla ilintilidir.Yani,hayat boyu devam eden kopuşların (sanat üretiminin başladığı ve sonlanmadığı sürecin saysız duygu kopuşları) asli ve değişmez unsurlarıdır.Stephan'ın ”Neredeydi çocukluk şimdi” sözü sürekli kopuşların kaçınılmaz başlangıcının farkına varılmasıyla,hafif tedirginliğin su yüzüne çıktığı bir duygu iklimini çağrıştırıyor bana.Bir yadediş,pişmanlık veya geçmişi bugüne yeğleyen sesleniş işitilmiyor bu satırlarda.”Çelenklere bürünüp kraliçelik süren ruhu neredeydi” diye soruyor Stephan.Bu sorunun müzmin bir hale geleceğini ve ”kraliçelik ruhun” ”sanatçı ruh” a evrildiği ayrışımının en iyi ifadesi olarak dile getirmiyor mu bu cümleler?

Sanırım çocukluk anıları bir düzyazı estetizeliğine veya bugüne indirgeyen ve bugünün kişisel çıkışsızlığına dair geçmişi bir vaka-i hayriye olarak ele alan edebiyat rüzgarına karşı bir yelken açıyor diyebiliriz bu satırlar.Joyce'un Stephan'da billurlaştığı altın çağını ben biraz da bu açıdan değerlendiriyorum.Yaratma içgüdüsü şeklinde bir tabir kullanacaksak eğer, bu içgüdüyü sürekli kopuş ve çalkanışların meydana getirdiğini çok açık görebiliriz ve estetize kalıpların çocukluk anılarını geri çağrışım (nostajik) kalıplarına sığdırmayacağını da...Bu bağlamda Stephan'ın kopuş ve oluşum süreci,bir anlamda eşiğin aşılma haliyle, 6 Aralığı sonraki güne bağlayan geceyle kişisel bir birlikteliğin oluştuğu kanısındayım.Çocukluk anılarının yeni bir benlik ile yoğrulduğu ve sürekli kopuşların bir tür varoluşa dönüştüğü yolun başlangıcı olarak adlandırıyorum.

Devam edeceğim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder