6 Ağustos 2011 Cumartesi

Ait Olamama(k)

Geçtiğimiz hafta Bozcaadaydım.Rum evlerinin çevrelediği dar sokaklarda yürürken,bir taraftan kızgın güneşin altında Rum mimarisinin eşssiz yapılarını inceliyor,bir yandan da bu görsel estetiği yaratan  insanlardan arındırılmış bakir bir adanın kuru ve esintisiz havasıyla karışmış derin bir hüznü kokluyordum.Yerini yokolmuşluğun derin boşluğuna bırakan bir adada,tarihin çirkin koridorlarına ayak basmak hep bir yerlerde saklı vicdan yastığına sarılmama neden oluyordu.Lakin,tarihin muzafferleri tarafından yazılmış bir destanın yitik,bir o kadar da vicdanı dik kalmaya özen göstermiş,hep bir yerlerde kuşkunun izlerini takip etmiş bir 'tarihi şahıs' olarak aklımda 'aitlik' üzerine kuşku bulutları belirmeye başlıyordu.Aitlik demişken,ait olmak ve olamamak gibi kırık,dökük bir köprünün üzerinde sallana duran hayatımız bir yana dursun,bir tarihin yıkımı üzerinden yeni bir tarih yaratan her araca karşı kuşku bulutlarını inatla inşa etmemiz oldukça elzemdir.

Aidiyet kavramını deşifre etmeden önce,onunla ilnitili aynı zamanda yıkıntılar üzerinden yaratılan bir tarihi görmezden gelen ironik bir veçhe etrafında ilerleyen zamanın çarpıklığına da değinmeden geçemeyeceğim.Adaya ayak basar basmaz,her turistin vermiş olduğu şaşkın yüz ifadesini koruyan bakışlarımızla,adayı tanıtan bir harita ediniyoruz.Haritada ilk dikkatimizi çeken şey:Türk ve Rum bölgelerini belirtmek için ortadan kalın bir çizgiyle ayrılmış bölmeler oluyor.Bir çizgiyle ayrılan,kutuplaşan ve küçük bir çocuğun saf bencillik haraketleri yansıtması kadar 'gülünç' bir tarihselliğin izlerini taşıyan o kalın çizgiler...Derken,Rum evlerinin ayyuka çıktığı alanlarda,eski kalıntıların,harabelerin,kliselerin etrafında dönüp dolaştıktan bir süre sonra,hemen gözümüz o bildik manzaralara çevriyor.Anlıyoriz ki,haritada gösterilen 'Türk' kesimi bu taraflar...Yer yer dizili beton binaların uyumsuz ve çarpık görüntüleri;bölgenin turistlik dokusuna uygun birkaç dükkan ve soluk kahverengi iskemlelerin yığıldığı kıraathaneler...Zihnimi kurcalayan,oradan oraya sıçrayan düşüncelerimi depreştiren kilit kelime işte tam o anda aklıma geldi.Ait olamamak...

Peki neydi bizi oralara ait kılmayan şeyler? Ait olamamanın bu kadar günyüzüne çıktığı bir coğrafyada tüm bu kof kibirli duruşlar neyi ima ediyordu? Adanın doğasıyla iç içe,kültürel ve insani her bir unsurun düpedüz geçmişi ve geçmişi yaşatanlar ile ilgili olduğu bu kadar açıkken bu ait olabilme hırsı neyin nesiydi? Bir insanın veya topluluğun bir yere ait olabilmesini ölçen,onlardan arta kalan renkler,kokular,adımlar,sesler ise eğer,Bozcaada'nın her bir karışı tüm bunlarla kuşatıyordu insanı ve tüm bunlarla adanın yaşam dokusu hissediliyordu...Öyleyse neden? Aslında nedeni çok basit,çünkü ait değiller hepsi bu.Ait olmamayı bilipde,bilmiyormuş gibi davranmanın tipik tezahürü adanın haritalarında gizli o kalın çizigilerde.Bir biçimde;bir yerin,bölgenin ve ya toprak parçasının 'bizim' hissiyatını verebilmesi için böylesi bir savunmaya girilmesi zorunlu.Üstünü kalın çizgilerle çizmenin,işte burası demenin en kolay ve zavallı yolu bu olsa gerek.

Öyleyse sorunun kaynağını oluşturan,sorunsalı katmanlaştıran ve onu 'kurmaca' kahramanlık motifleriyle süsleyen,bir tür destansal havaya sokarak bazı kitlelerin dik ve gururlu yürümelerini sağlayan tarihin çarpık yüzünü bir kenara fırlatıp,tarihin bilinmeyenini bilmeye ihtiyaç var.Yoksa ait olamamanın her bir refleksini okun yaydan fırlaması gibi birilerinin üzerine fırlatmak ihtiyacı duyarız...Birileri ise,sizin kalın çizgilerle çizdiğiniz haritalarda gözükmeyebilir; ama biz biliyoruz ki,tarih dediğimiz şey çizgilerin çok çok ötesinde.

andacyazli@yahoo.com

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder