24 Temmuz 2011 Pazar

Bulantı'nın İki Dayanağı

Önceki yazımda (Sartre'nin Çakıl Taşı,22 Temmuz) varoluşculuğun bir anlamda modernitenin karşısında nasıl varedilebilrliği  üzerine bir beyin fırtınası yaratmıştım.Teori çerçevede böylesi bir akımın çıkmaz yola sapmayacağı faka pratik dayanaklarıyla çıkmaz yola tabi olabileceğini anlayıp,bu durumun tersini ne gibi kulvarda yaşatılabileceğini saptamaya çalışmıştım.Görünen o ki,varoluşcu felsefeyi anlamak birazda tarihsel konjöktürü iyi çözümlemekten geçiyor.Akımın en önemli duayeni Sartre,20.yy'ın ortalarında varoluşculuğun esaslarını ortaya atarken dünyada amansız yükselen bir faşizmin kanlı tarihi yazılıyordu.Bununla beraber,savaş yıllarının getirdiği katliamlar,işknceler vs. nedenlerle insanlık 'ölüm' ve 'yaşam' keimelerini altını doldurabilecek fikirler üretiyor veya bu iki kavramın çeperinde bir 'yokoluş' destanı çiziyordu.Felsefi yaklaşımların,entellektüel çabaların hemen hemen bu kulvarda hareket etmesinin özüde savaşın ta kendisiydi diyebilirim.Esas olarak varoluşcu akımı bu toplumsal tabloda ele almak,bize tarihsel duruşun-ve tabi bugünün dünyasıda varoluşun-kıstaslarını görmemizi sağlayacaktır.

Varoluşculuk; temelini Rönesans Hümanizmine bir başkaldırı yada kökten bireysellik esasını kullanıp Anarşist düşünselinde yer alabilirliği gibi iki kutupsal soru zemini hazırlıyor bizlere.Önceki yazımın ana gövdesini oluşturan 'Bulantı' romanında, Sartre'nin söznün ettiği anti-hümanist başkaldırıyı biçimlendiren ögelerin varoluşcu noktada nasıl yer aldığını anlamaya ihtiyaç var.Romanda bir Fransız şehrinde küçük bir kafede geçen iki kişinin diyaloglarını bizleri birçok noktada aydınlatıyor diyebilirim:

(A)”...Düşünüyorum da hepimiz şurada oturmuşuz,o değerli varoluşumuzu sürdürmek için yiyip içiyoruz.Oysa,var olmaya devam etmemiz için hiçbir,ama hiçibir sebep yok”


Bu sözlerin varoluşcu bir profilin ağzından çıktığı çok açık.Tabi bu kelimlerin sarf edilmesine en büyük dayanağını oluşturan söz konusu konuşmada karşı tarafın (yani ikinci kişinin) hümanist bir profilde olması.Zaten tartışmayı elzem kıran nokta da tam bu.Varoluşculuğun anti-hümanist bir tezden ileri geliyor olmasının çok açık biçimde belirtilmesi.Buradan hareketle-yazının başında belirtildiği üzere-varoluşculuğun teori ve pratik alanlarda çok ayrı noktalarda yer aldığının göstergesi.

(B)”Var olmaya devam etmememiz için hibir neden yok...Hayatın hiçbir amacı olmadığını söylemek istiyorsunuz kuşkusuz.Kötümserlik denilen şey budur,değil mi?”


Sartre'nin varoluşcu dünyası genişledikçe hümanist tanımlamasının bir tür yanılsama olduğu gerçeği karşısında bir süre donuklaşıyoruz.Çünkü bu anlayış toplumsal kodlarla teyit edilmiş kollektif ruhaniliği baltalayan,onu yok eden bir düşünce.Zaten meselenin özünü oluşturan varlığın; fazlalık olup/olmadığının farkındalığı ile meydana gelen özgürleşme biçimi.Diyaloglardan da anlaşıldığı üzere,varoluşmaya başlayan yada bir biçimde o farkındalığa erişen kimse varoluşunun bir yanılsamadan ibaret olacağını kavramaya başlar...Sonuç olarak da,böyle bir akımı kollektif bir oluşumla yaşatmak mümkün olmadığı gibi kollektif olmayanın da örgütsel olmayacağı dolayısıyla kitleselleşemeyeceği bir hakikati anlamamız gerekiyor.

Bir diğer soru işareti bu akımın, Anarşizmin düşünsel sistemetiğinde yer alıp/alamayacağı.Bu soruya verilebilecek yanıtlar çok çeşitli ve tartışmalı olsada,kritik çizgiyi belirleyen veya ezber sürecimizi sekteye uğratan Sartre'nin kendisini bir yandan da Marksist olarak tanımlaması.Marksizmin dinamikleriye anti-kollektif bir felsefi alternatif her nekadar diyalektizmle bir aradalığı savunulmasa da,Sartre'nin böylesi bir özgün Marksizmi geliştirmiş olması oldukça ilginç.Marksist paradigmadan bakıldığında da, varoluşculuğun pratik boyutunun boşlukta kaldığı belli oluyor.Teori zeminde ise durum epeyce farklı.Modern kapitalist ve liberal persektif ile ilerleyen toplumsal dinamikler bugünlere kadar varoluşculuğu teoride yaşatmış olmaları,akımın özgünlüğünü ve kalıcılığını kanıtlıyor diyebiliriz.Söz konusu diyalogda hümanist ve kollektif direnişin esas alındığı düşünce,varoluşcu rüzgara karşı bir tür 'kötümselik' yelkeni dikmesi bireyselliğe biçilen kollektif anlayışın özgürleştirme misyonundan kopmuş olabileceği düşüncesini akıllara kazıyor.Bu durumda,kökten bireycilik dolayısıyla her türlü toplumsal olandan arınmış bireyselliğin üzerine örtü serilmesi gibi bir anlayışı beraberinde getiriyor diyebiliriz.Böylece varoluşculuğu Marksist bir kollektif ürün olarak değil de,toplumsalllığın yarattığı otorite araçlarına külliyen reddeden anarşist persektifle eşgüdümleme daha gerçekçi gibi gözükmekte.

Varoluşculuğun iki paydada (anti-hümanist ve anarşist bağdaşım) tartışmaya açmaya çalıştığım bu yazının esas sorusunu oluşturan:Varoluşculuğu bir yaşam alternatifi olarak nasıl yeşerttmek olduğu Sartre'nin romanda da belirttiği üzere,kişi varoluşmaya başladığı andan itibaren kendisiyle birlikte yaşamda yer eden tüm varlıkların birer fazalıktan ibaret olacağını kavramaya başlar...Bu çıkış akıllara bir başka soruyu da getiriyor kuşkusuz:Fazlalık olunduğu anlaşıldıktan sonra,bireyin yaşamının bir anlamı olup/olmayacağı.Sartre'nin buna verdiği cevap ise,intiharında-yani ölüm denilen soyut varlığında-bir fazlalıktan ibaret olacağı gerçeği.Öyleyse tüm bu soruların karşısında aciz kalan bizler durumu nasıl kavramalı? Belki de bir çakıl taşını ele alarak başlayabiliriz herşeye.

andacyazli@yahoo.com

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder