3 Haziran 2011 Cuma

Yeni Türkiye Sinemasında İşçi Sınıfı

İşçi Film Festivali'nin başlangıç zamanı vesilesiyle Altyazı dergisi Haziran sayısında 'işçi ve çalışanların' bir sinema filmi için ne yönde kaygılar içerdiği sorusunu mercek altına almış.Hazırlanan dosyada festivalin asli ögelerini içeren program ve içeriğinin aksine,doğrudan festivalin sınıfsal karakterine uygun işleyiş ve tavrın gerekliliğini yerine getirebilecek filmlerin yeterli olup/olmadığı üzerine tartışma başlatmış.Dosya bu tartışmayı;Yeni Türkiye Sinemasının zeminini dolduran ve 80 sonrası entellektüel hesaplaşmanın iç ve dış derinliklerine nüfuz eden sinemacıların bakış açıları ile aldığı için ve aynı zamanda aydın ve entellektüel tavrın emekçi kesimlerin sorunlarına 'uzak' lığını teşvir etme bağlamında da bir tür özeleştirinin kodlarını yarattığı için oldukça manidar.



Festival dosyası düşüncelerini aldığı yönetmenlere şu üç soruyla yaklaşıyor:”İşçi Filmleri Festivali'nin Türkiye sinema kültüründeki yeriyle ilgili ne düşünüyorsunuz?,Türkiye sinemasında işçilerin temsil edilme biçimleri hakkında görüşleriniz neler?,Sinema tarihinde sizi çok etkileyen işçi filmleri var mı?” Bu sorulara verilen yanıtların bir ksımına değinmeden önce Türkiye sinemasının, keskin kutuplaşmanın ve homojen bir sınıfsal tahvilin yaşandığı 80 ve öncesi 'sol' paradigmadan biçimsel ve mekansal olarak uzaklaştığı gerçeğine değinmek istiyorum.Dönemin düşüncel ve entellektüel birikimininde ortaya atılan teori ve eylemler genelde 'işçi/emekçi ve sermayeder' çelişkisinde yekpareleşiyordu.Bu bakış açısı toplumsal referanslarla hareket etme eğilimi gösteren sanat dünyasında 'keskin' bir tarafçılığın izlerini koyulaştırıyordu.Dolayısıyla 'sol' geleneğin taşıyıcısı yönetmenlerin bir tür gerçeği öne çıkarma ve toplumsal bilinçliliği artırma gayesi sanatın önüne geçebiliyordu.Bu durum Yılmaz Güney'in filmlerinde oldukça belirginidir.Burada altını çizmem gereken nokta,bunun bir eksiklik veya yanlış refaranslar içeren bir çıkış noktası değil,dönemin konsensüsüne uygun ve devrim umudunun ayyuka çıktığı toplumsal hareketlerden ötürü olması.

80 sonrası özellikle piyasa kalkınmacılığın temel bileşen olarak alındığı 2000'ler sonrası Türk sineması, içinde taşıdığı devrim ruhu ve ona uygun karakterleri çok da dışlamayarak yeni bir döneme uygun konsept geliştirdi.Sermayelerin,kültürlerin,normların sınırsızlaştığı bir 'küre'de topluma yeniden dizayn olabilme çabaları ile bocalayan bir neslin 'yalnızlık ve çıkışssızlık' serüvenlerine yöneldi.İşlenen temalar ise,kentli orta sınıfın iletişimsizlik ve sıkışmışlık hali,aydın-halk ikileminin derin uçurumlarla ayrışan kopuklukları,liberal ahlakın büyük şehirlerde yarattığı koyu lümpenleşme ve maçoluk,yığınların koyu yoksuuluk ile tükenen vicdanları vs.Tüm bu temalara ek olarak 80 öncesi 'sol' çevrelerde öncelik ve talep oluşturmayan 'kimlik' arayış ve  çatışmasının yeni dönemde sıkça karşımıza çıkıyor olması.

Bizim Büyük Çaresizliğimiz
Zeki Demirkubuz,Nuri Bilge Ceylan,Özcan Alper,Erden Kıral gibi usta yönetmenlerin filmlerinde sıkça karşımıza çıkan karakterler bu sözünü ettiğim yeni kürenin sofistike karakterleri.Bir saman yığını haline gelen modern şehir insanının gündelik sorunları,kimlik bunalımları,tek tipleşen ve günbegün kayıtsızlaştırılan insanlığın tüketim ile imtihanını gözler önüne seren AVM'ler, yalnızlık ve ilişki kuramama patolojikliği altında ezilen yığınlar gibi birçok unsuru üzerlerinde taşıyan karakterler bunlar.Hal durum böyle olunca ortaya çıkan,sanat tavrı ve duyarlılığı gösterilecek her bir yaşanmışlığın altını sadece 'sınıf çelişkisi' bağlamında doldurulamayacağı gerçeğidir.Buradan yola çıkarak değinmek istediğim son konu, 80 sonrası aydınlarının 'tutunamama' hissiyatlarının film karakterleriyle özdeşleşen bir tür izdüşümsel hali.Bunun son örneğini Seyfi Teoman'ın 'Bizim Büyük Çaresizliğimiz' filminde açıkça görmekteyiz.Yakın geçmişte ise Özcan Alper'in 'Sonbahar' filmi  'Yusuf' karakteri ile bu yönde bir hesaplaşma girişimine girdiğini saptayabiliriz.80 sonrasında, aydınların geçmiş yaşantı ve davalarının travmalarını karakterleri ile yansıtmaları meselesi üzerinde bir başka yazıda kapsamlı olarak durmak istiyorum.Şimdi yazının bütünüyle paralel olarak, Altyazı dergisinin günümüz Türkiye yönetmenlerine yönelttiği üç sorunun (yazının ikinci paragrafında belritilen) Seyfi Teoman tarafından verilen cevabı paylaşmak istiyorum.
Sonbahar

Sinemanın emekle olan ilişkisini vurguladığı için çok önemsiyorum İşçi Filmleri Festivali'ni.Ayrıca sınıfsal perspektif,bazıları tarafından zamanı geçmiş bir yaklaşım olarak sunulmaya çalışılsa da,hala dünyayı açıklamak için çok önemli bir araç ve güncelliğini koruyor.Özellikle günümüzde küreselleşme tamamen sosyal hakların kısıtlanması üzerine inşa edilirken,hayatın her alanında bu perspektifi korumak ve öne çıkarmak çok önemli.Bunu vurgulayan bir festival de bu açıdan çok kıymetli.Ayrıca sendikalar tarafından düzenleniyor olması,'bu hepimizin festivali duygusunu artıran birşey.


Türkiye sinemasında işçi sınıfı kısmen Kürt sineması üzerinden temsil ediliyor,ama yeteri kadar temsil edilmediği kesin.Sadece mavi yakalı işçiler değil,beyaz yakalı ofis çalışanları hakkında da doğru dürüst film yok.Değişen üretim ilşkileriyle oluşmuş bir sürü ara kesim var,her türlü taşeron firmada çalışanlar var.Kendimi de katarak söylüyorum,filmlerimiz bunlara ucundan değiyor ama ana karakterler olarak hakkıyla,gerçekçi bir şekilde ele almıyor.Elbette film çeken yönetmenlere böyle direkt bir temsil misyonu yüklemek doğru değil,sanatsal üretimin doğasına aykırı olur bu.Sadece bu boşluğa dikkat çekerek;belki halihazırda film yapanlara ya da ileride yapmak isteyenlere ilham verebiliriz.”


andacyazli@yahoo.com

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder