31 Ocak 2011 Pazartesi

Bir Konuşabilse...

Gecenin hükmünün kayıtsızlığına karşı boşalmakta olan bir restorantın barında tek başına içen bir adam.Omuzlar çökük,başı eğik,yüzünün yarısını kapatan foteri ile gizemli bir melonkolinin havasına bürünmüş.Gecenin süregiden zifiri karanlığa karşı başkaldırmış bir mekanın renkleriyle,ışığıyla,simgeleriyle bütünleşmiş ama aynı zamanda tek başınalığın hüznünü tüm bedenine sarmalamış bir adamın ikircikli ruh hali.Karşısında,kendisinin tarifliğine benzer ama hüznün ayrıştırdığı bir adamın dik bakışları ve kışkırtıcılığın yegane temsili femme fatele misali kırmızı giysili kadının sigara içişi.Zamanın akışının durduğu yerde ikilinin karşısında onlarla konuştuğu anlaşılan bir barmenin mekanın parçasını oluşturan ve renklerin arasında apayrı bir temsilin duruşunu sağlayan diğer bir adamın varlığı.Hepsini biraraya getiren hüznün,gecenin,sessizliğin,erotik kıpırdanışların,başkaldırının resmi, Edward Hopper'ın 'Nighthawsk' da sentezlenen gücün içten içe karşı konulmazlığını yaratıyor.Diğer bir deyişle karşı konulamaz gücün doruğa çıktığı yalnız bir adamın manifestosu.Tıpkı 'Lost in Translation' (2003) da bilinmez bir dilin,anlamsızlaşan kelimelerin,iletişim özgürlüğünün sadece kendi kendine itiraf ve öfkeden ibaret sınırlılığının anlam(sız)lık dünyası.Belkide Lost in Translation ile Nighthawsk' i böylesine birbirine yaklaştıran şey,bu tek taraflı iletişimin sınırlarını ortadan kaldırmasından ötürü geliyor.

Edward Hopper'ın 'Nighthawsk' tablosu

Yazımın başlığı hüznün başyapıtı 'Lost in Translation' filminin türkçe isminden almakta. İletişimin manevi kozmik gücüne sarılmak isteyen iki insanın bir bar masasında karşılaşmaları kadar insanı etkileyen bir sahne olamaz.Hüznün ve çaresizliğin demir kapısı,haykırışların engin evreni iki halaturiyenin o karşılaşma anı.Soffie Coppola zamanın akışına ayak uyduran bir mucizeviyi sinema ile,Edward Hopper ise zamanı durdurarak aynı mucizeviyi resim ile ortaya çıkarmış.Sanatın evrenselliğni hüznün ve yalnızlığın buluşturduğu iki yalnız adamla kanıtlayan iki muhteşem eser.

Sırtını bizlere ve geceye dönmüş bir adamın hayat izdüşümü sanki tüm çıplaklığıyla hayatın yıpranmışlığına bir sırt çevirmenin metaforuna dönüşüyor.Geride kalanlar;pişmanlıkar,kaybedişler,ayrılıklar ile bütünleşen bir geçmişe sırt çevirmenin hali.Tükenmişliğin ve hayata devam etme zorunluluğun payandasını oluşturan çelişkiye hayat dediğimiz şeylerin vücut bulan yapısı.Hepsi Hopper'ın resminde anlam buluyor.

Metalaşmanın ve medeni tahakkümün tüketim ile yoğrulan gündeliğin ritüellerine tutunamayan,hafif jazz müzüği ile renklenen otelin tenha bir barında viskisini yudumlayarak yalnızlığa içen bir adam.Öyle bir ruh haliki kabusun tam ortasında bağırmak isteyipte bağıramamanın kıskacına sıkışmak gibi.Onu tüketen, burjuva sığınağını geride bırakıp gidememe cesaretsizliği değil,gidilecek yolda yalnızlığın korkutucu gerçekliği.Bu çelişkinin hayata geçtiği Los in Translation filmi işte böyle bir çıkışsızlığın resmi.


Lost in Translation
Lost in Taranslatio'ın karakteri ile aynı kısır döngünün buhranından mustarip diğer bir karakter ile yeniden başlamanın ve kaçışın gücünü temsil ettiği diğer bir sahne.Birbirlerine söylemeye cesaret edemedikleri ama ayrılışların sarılmayla iki gözyaşına büründüğü itirafların yürek burkan acısı.Kalabalığın kuytu karanlığına doğru yürürken,
halen küçük bir ışık huzmesinin varlığı ile arkalarını dönüp birbrilerine tekrardan bakmanın yalvaran çağırışları.

Hepimiz okadar çaresiz ve zayıfızki gözyaşlarımızın kurumasına fırsat vermeyen karmaşa dünyasının huzurlu yatağına girmeyi tercih ediyoruz.Tercih ettikçe ya arkamızı dönüp o acıklı bakışların yıpratıcılığa boyun eğiyor,yada yüzümüzü kaplayan bir foterin yarı karanlığına esir eden bir bilinmezliğin geleceğine sürükleniyoruz.

andacyazli@yahoo.com

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder