Yorgun gövdelerin hızlı adımlarla kirlettiği sokaklarla sayısız insan yüzlerinin ifadelerine dalıyorum.Ağır haraketler,telaşsız adımlar ile.Birbirlerinin önünden,yanından,paralellinden akıp giden,asla değmeyen ama tuhaf bir biçimde birbirne kenetli, aynı akarsuyun sürüklediği insanlar.Asık,neşeli,mutsuz,düşünceli suratların hem bir yakınış ile ortaklaştığı,hem de başına buyruk hallerle ayrıştığı bu çekingen bahar gününde,alınlara düşen cılız günışığının ağırlaştırdığı bendenlerin izlerine kapılıp gidiyorum.
Küçük köpeği ve boyası aşınmış duvarlarda asılı eski güzel hatıraları ile pencere önlerini saran sardunyaların göz kamaştırıcı rüzgarına kapılan Neziha teyze,oturmuş kahvesini yudumlamakta.Geçtiği yolların halen yitmeyen gerçekliğini ara ara anımsayan, iç geçiren ve sonra köpeğinin bir köşede huzurlu yatışıyla gözleri ağırlaşan Neziha teyze'nin sardunyalarının başında eğilmiş,yalnızlığın beyaz atına biniyorum.Düz ovalarda,yüksek tepelerde,boş yollarda yolculuğa çıkıyorum.Yanıma Neziha Teyzeyi alarak.
Toprağın yüzü koyun yatan kahverengi bedenini,nasır tutmuş,çizgilerin belriginleştiği elleriyle döven Rahmi amcanın arkasında nefes nefese soluşunun dümdüz ovada haykıran sesine kulak veriyorum.Akşama,kollarıyla göğsüne sımsıkı sarcağı birkaç ekmeğin sıcak kokusuyla evin yolunu tutacağı hayaline ortak oluyorum.İnce,çelimsiz ve yorgun gövdesini arada bir dinlendirip,dikleştiği ve puslu gözlerini bir süre uzaklara diktiği o anın,sonbaharın gri bulutlarıyla birlikte tuvalime resmediyorum.Rahmi amca o dakkadan sonra göklerde nöbet tutan kasvetli gri bulutların serpiştirdiği su damlalarının arasına gözkapaklarından süzülen iki damlayı ortak ettiğini görüyorum.Bedeninden iki damla akıttığı toprağın emek ile yoğrulmuş gözyaşları.Sere serpe uzanıyorum toprağa.Yağmur damlaları yüzümü yıkıyor.Yanımda Rahmi amca. Göz göze geliyoruz.
Yüksek tepelerin ardında gizlenmiş kayalıkların uçurum kıyısında,boylu boyunca uzanmış gözleri gök mavinin,sürekli yer değiştirmeye meraklı parlak yıldızların üzerinde gezinen Elif'in gözlerine bakıyorum.Çocukluğun sancılarını,beklentilerini buğulaştıran,gökyüzüyle uyumlu o gözlerin.Büyüyememiş yetişkinliğin gölgesinde çocukluğun olgun,devrimci dalını arayan bir şaşkınlıkla Elif'i izliyorum.Tıpkı o dalın kudretini tüm hayatı boyunca arayacağı ama asla bulamayacağı gerçekliğini ona fısıldamak ister gibi.Hasta babasının,hırçın annesinin,buyurgan kardeşinin,beyhude gecelerin sımsıkı iplerini birbir çözmek ve küçük elini tutup gerçekliğin kırılgan dalına Elif'i almak,yıldızların yol gösteren ışığında kaybolmak isityorum.
Boş bir sokağın kaldırımı başında, hızlıca gözlerimin önünden geçen zayıf bir sokak kedisinin varlığı ile uyanıyorum.Tatlı bir rüyadan uyanmanın düş kırıklığını üstümde hissediyorum.Önümden geçen sayısız yüzlerin yitip gittiğine tanık oluyorum.Hafifçe doğruluyorum yerimden.Neziha teyze,Rahmi amca ve Elif'i düşünerek yürümeye başlıyorum.
andacyazli@yahoo.com
29 Nisan 2011 Cuma
26 Nisan 2011 Salı
Tezer Özlü ve Ölüm
Ölümün kaskatı gerçekliği ile ayyuka çıkan nesneler dünyasında bir arayış mümkün müdür? Ölümün arayışı..yaşamın tüm imkanlarıyla seferber ettiği kalın duvarlarından sisli,puslu ve bilinmeyen yalnızlık çemberine sıçrayış mümkün müdür? Kendini yalnızlığa mahkum edebilmeyi,melankolinin ağır kokusunu hissedebilmeyi özgür kılacak cesaretle formatlanabilir mi insanlık?
Tezer Özlü'nün 'Yaşamın Ucuna Yolculuk' adlı anlatısında,ölümün; karanlık,izbe,küf kokan odalarda,tarihin ağır yüklerini ayaklarında taşıyan bir neslin kirlettiği caddelerde,tabutu andıran karanlık otel asansörlerinde,yabancı bir tenin başka tenleri anımsatan o şehvet anlarında bir yerde saklı olduğunu düşündüm hep.Çok düşünülmeyen,sınırlar ötesinde aranan,kapımıza uğramayacağını düşündüğümüz o hakikati,yani ölümü.
Avrupa'nın; havayı koyulaştıran gri bulutlarında,boş sokaklarında,duvarları aşınmış küçük cafelerinde,insanı küçülten dev yapılarında ölümün havası bir kütle gibi insanın üzerine çöktüğünü hissettiriyor bize Özlü.Cesare Pevesa ve Italo Svevo'nun güçlerini bu havanın katran yalnızlığı ile aldıkları,hep bir yerlerinde onu yaşattıklarını ve varoluşlarına dahil ettikleri sahici bir olgu olarak yeniden tanımlıyor.Özlü; Svevo'nun mezarının başında da,Svevo'nun kızıyla konuşurken de,Pevesa'nın insanın içine oturan o sözleriyle sarsıldığında da, ölüm onunla birlikte sahici ve kalıcı bir dost olarak sürekli yanında duruyor.Yaşamın dört duvar arasında sıkışmış ritüellerin,değer ve sistemlerin asıl olarak ölümün çaresizliğine boyun eğmek olduğu,ilişkilerin koca bir yalandan ibaret oluşu gerçekliğini saklamak ve mümkünse unutmak üzerine kurulu anlam dünyalarımızda biz her zaman ölüyüz diye sesleniyor pas tutmuş kulaklarımıza.Kalıpların paket halinde sunulduğu ve içinde ölümün yabancı ve korkutucu kokusunun sürüldüğü vitrinlerde hiç bir zaman hayat denilen dinamiğin ölüm ile sentezli sonsuzluğunu keşfedemeyeceğimizi seriyor önümüze.Küçük bir çocuğun çalışmaktan nasır tutmuş ellerini tutmadığımızda,bir yaşlı ağacın kollarını açan koynunda kaybolmadğımızda,erguvan ağaçlarının o eşssiz renk cümbüşlüğünde gözlerimizi parıldatmadıkça,üzüm bağlarının etrafında mekik dokumadıkça hayat denilen prangaların arasında her zaman esiriz.Ölümü düşünmeyen esirleriz haykırışlarında kayboluyor tüm o sözler.Duyulmadıkça,hissedilmedikçe...
andacyazli@yahoo.com
Tezer Özlü'nün 'Yaşamın Ucuna Yolculuk' adlı anlatısında,ölümün; karanlık,izbe,küf kokan odalarda,tarihin ağır yüklerini ayaklarında taşıyan bir neslin kirlettiği caddelerde,tabutu andıran karanlık otel asansörlerinde,yabancı bir tenin başka tenleri anımsatan o şehvet anlarında bir yerde saklı olduğunu düşündüm hep.Çok düşünülmeyen,sınırlar ötesinde aranan,kapımıza uğramayacağını düşündüğümüz o hakikati,yani ölümü.
Avrupa'nın; havayı koyulaştıran gri bulutlarında,boş sokaklarında,duvarları aşınmış küçük cafelerinde,insanı küçülten dev yapılarında ölümün havası bir kütle gibi insanın üzerine çöktüğünü hissettiriyor bize Özlü.Cesare Pevesa ve Italo Svevo'nun güçlerini bu havanın katran yalnızlığı ile aldıkları,hep bir yerlerinde onu yaşattıklarını ve varoluşlarına dahil ettikleri sahici bir olgu olarak yeniden tanımlıyor.Özlü; Svevo'nun mezarının başında da,Svevo'nun kızıyla konuşurken de,Pevesa'nın insanın içine oturan o sözleriyle sarsıldığında da, ölüm onunla birlikte sahici ve kalıcı bir dost olarak sürekli yanında duruyor.Yaşamın dört duvar arasında sıkışmış ritüellerin,değer ve sistemlerin asıl olarak ölümün çaresizliğine boyun eğmek olduğu,ilişkilerin koca bir yalandan ibaret oluşu gerçekliğini saklamak ve mümkünse unutmak üzerine kurulu anlam dünyalarımızda biz her zaman ölüyüz diye sesleniyor pas tutmuş kulaklarımıza.Kalıpların paket halinde sunulduğu ve içinde ölümün yabancı ve korkutucu kokusunun sürüldüğü vitrinlerde hiç bir zaman hayat denilen dinamiğin ölüm ile sentezli sonsuzluğunu keşfedemeyeceğimizi seriyor önümüze.Küçük bir çocuğun çalışmaktan nasır tutmuş ellerini tutmadığımızda,bir yaşlı ağacın kollarını açan koynunda kaybolmadğımızda,erguvan ağaçlarının o eşssiz renk cümbüşlüğünde gözlerimizi parıldatmadıkça,üzüm bağlarının etrafında mekik dokumadıkça hayat denilen prangaların arasında her zaman esiriz.Ölümü düşünmeyen esirleriz haykırışlarında kayboluyor tüm o sözler.Duyulmadıkça,hissedilmedikçe...
andacyazli@yahoo.com
22 Nisan 2011 Cuma
Barba Antimos
Çocukluğun havuzunda etrafı saran rengarenk düşlerin konforuyla başımı suya sokup nefes almayı reddediğim günleri hatırlıyorum.Renklerin bir araya getirdiği karışımlarla oynayıp,hayallere dalıp,önümde beni oyalayan her nesneyi, ucu bıçakla yontulu kalemim ve birbirinden ihitişamlı pastel boyalarımla resmettiğim o günlerde; herşeye çocukça anlamalar yüklediğimi,onları yeniden resmetme ihtiyacı duyduğum günlerin nostajisine sarılıyorum.Karşımda gülen,konuşan,ağlayan,bağıran,emir veren,sigara içen,yemek yiyen yetişkin silüetleriyle gönlümce oynayıp,binbir şekle soktuğum,özgürce yüzlerine bakıp kahkalar attığım,şarkılar mırıldandığım zamanları resmettiğim o sanatçı çocuk yıllarımı özlüyorum.Neşelenen,duygulanan arada gözkapaklarından süzülen iki yaşın nehrinde kulaç atan çocukluğun labirentine kafalarını sokan yetişkinler,bazen bana köy insanlarını ve yemyeşil çimlerin arkasına sığınmış yüksek tepelerin resimlerini çizmemi söylerlerdi.Kağıdın orta kısmına yamuk yumuk el hareketleriyle birbirlerine eş çıtalar çizer,etrafını kuşatan uzun otlar yapar ve onları yeşile boyardım.Yaşlı bir amcayı elinde bastonu ile yııların yorgunluğunu taşıyan bir kahvede duvara yaslanıp,demli çayından yudumlarken hayal eder,düşlere dalardım.Yüzünü desenleyen yorgun,yılgın,emektar çizgilerin içinde yaşam denilen kutsallığın onurunu sezerdim.Sarının hüküm sürdüğü buğday tarlalarının saçlarını okşayan ılık bir rüzgara yüzünü dönmüş kadınların hüznüne ortak olurdum.Kafamı yükseklere kaldırıp birbirleriyle omuz omuza veren,dertlenen,gök mavinin huzruyla kol kola giren tepelerin heybetliğinde kaybolurdum.Sanki farkında olmadan bir roman kahramanı yaratır,onun hayal evreninde bir uçtan diğerine savrulur,onunla kır yürüyüşlerine çıkar,merak ettiğim herşeyi bilgeliğinden emin olduğum kahramanıma sorardım.Sanki..sanki..Barba Antimos ile tanışmıştım.Çocukluğun baharında Sait Faik'in Barba Antimos'unu okumuşum ve onunla birlikte büyümüşüm gibi.Nerden bilebilirdim çocukluğun içinde saklı Barba Antimos'un varlığını.
”Barba Antimos'u tanır mısınız?
Barba Antimos,dünya yüzüne düşmüş insanoğlu neslinin,tam seksen yaşına geldiği zaman kendisini bir adada yapayalnız,çoluğundan çocuğundan uzak,duvardaki levhalar kadar tarihi ve onlar kadar canlı bulan duvarcıdır.Ne sandalı,ne ağı,ne al atkısı,ayağında yün çoraplar,gür Maksim Gorki bıyıklarında tüten dumanı kalmıştır”
Barba Antimos'un çehresinde ona anlam katan ve her karışında yaşamın sihirli su damlalarını akıtan duruşunun gölgesinde büyümenin dayanılmaz cazibesine kapılmayacak çocuk yoktur yeryüzünde.Alın terinin kutsallığını;ondan izler taşıyan,hergün önünden geçtiğimiz ıssız sokaklarda yorgunluğumuzu emanet ettiğimiz duvarlara yaslanan herkes hisseder,tıpkı çocukluğun günahsız odalarında hissedildiği gibi.
”Ada'nın omuz verdiğiniz,üzerinde oturduğunuz,seyrettiğiniz,taş attığınız,ayak bastığınız,yaslandığınız,dayandığınız her duvarda onun harcından,onun el emeğinden,terinden birşey vardır.Onun yaptığı duvarlar ne mozaiktir,ne kütük ve taş taklididir.Onun duvarları,iki bin sene evvel yapılmış mütevazi ama arkasında ve içinde,kaba biçimde bir felsefe,yahut da bir aşk efsanesi,belki de bir Yunan tanrısı,her zaman haksızlığa karşı koymuş bir kahraman saklar”
Barba Antimos, içimizde bir yerlerde dalgalanan,savrulan ve etlerimizi acıtan haksızlığın karşısına dimdik dikilebilme direncini sağlar.Onunla ayaklanır,onunla hüzünlenir,onunla zafer kazanırız.Öyle yoğun duyguların binlerce dallara ayrılan çeşitliliğinde filizleniriz ki,kimse Barba Antinos'un her yerimizi kasıp kavuran fırtınalarını dindiremez,yok edemez,karşı koyamaz.Barba Antinos'un kudretiyle büyüyen her çocuk,parçalan yaşamlara,tepelerin ardında yankılanan ana feryatlarına,telaşlı adımların altında bir çınarın dibinde ölüm ile baş başa gözleri kısılan bir güvercine,çöplüklerin ağır kokusunda taze ekmeğin sıcaklığını arayanlara bir kibrit çakar,Barba Antinos'un içinde gezinen çocuğun elinden tutar,mücadelenin dip diri gerçekliğine yürür,korkusuzca.
andacyazli@yahoo.com
”Barba Antimos'u tanır mısınız?
Barba Antimos,dünya yüzüne düşmüş insanoğlu neslinin,tam seksen yaşına geldiği zaman kendisini bir adada yapayalnız,çoluğundan çocuğundan uzak,duvardaki levhalar kadar tarihi ve onlar kadar canlı bulan duvarcıdır.Ne sandalı,ne ağı,ne al atkısı,ayağında yün çoraplar,gür Maksim Gorki bıyıklarında tüten dumanı kalmıştır”
Barba Antimos'un çehresinde ona anlam katan ve her karışında yaşamın sihirli su damlalarını akıtan duruşunun gölgesinde büyümenin dayanılmaz cazibesine kapılmayacak çocuk yoktur yeryüzünde.Alın terinin kutsallığını;ondan izler taşıyan,hergün önünden geçtiğimiz ıssız sokaklarda yorgunluğumuzu emanet ettiğimiz duvarlara yaslanan herkes hisseder,tıpkı çocukluğun günahsız odalarında hissedildiği gibi.
”Ada'nın omuz verdiğiniz,üzerinde oturduğunuz,seyrettiğiniz,taş attığınız,ayak bastığınız,yaslandığınız,dayandığınız her duvarda onun harcından,onun el emeğinden,terinden birşey vardır.Onun yaptığı duvarlar ne mozaiktir,ne kütük ve taş taklididir.Onun duvarları,iki bin sene evvel yapılmış mütevazi ama arkasında ve içinde,kaba biçimde bir felsefe,yahut da bir aşk efsanesi,belki de bir Yunan tanrısı,her zaman haksızlığa karşı koymuş bir kahraman saklar”
Barba Antimos, içimizde bir yerlerde dalgalanan,savrulan ve etlerimizi acıtan haksızlığın karşısına dimdik dikilebilme direncini sağlar.Onunla ayaklanır,onunla hüzünlenir,onunla zafer kazanırız.Öyle yoğun duyguların binlerce dallara ayrılan çeşitliliğinde filizleniriz ki,kimse Barba Antinos'un her yerimizi kasıp kavuran fırtınalarını dindiremez,yok edemez,karşı koyamaz.Barba Antinos'un kudretiyle büyüyen her çocuk,parçalan yaşamlara,tepelerin ardında yankılanan ana feryatlarına,telaşlı adımların altında bir çınarın dibinde ölüm ile baş başa gözleri kısılan bir güvercine,çöplüklerin ağır kokusunda taze ekmeğin sıcaklığını arayanlara bir kibrit çakar,Barba Antinos'un içinde gezinen çocuğun elinden tutar,mücadelenin dip diri gerçekliğine yürür,korkusuzca.
andacyazli@yahoo.com
18 Nisan 2011 Pazartesi
Cevdet Bey ve Oğulları
Bildiğimizi sandığımız üstünde farklı uzlaşmalara fırsat vermeyecek kutsal hakikatlerimizin; sıcak,konforlu ceketinin altında, asla gizlice içimize sinen kuru soğukluğu hissedemedik.Hissedemedik çünkü,dışarıda görüp tanık olduğumuz güler yüzlü insan yüzlerinin,söylenen her sözün bilge kudretinden emin olduğumuz rasyonelizenin,gözlerin hep en yükseklere dikilen,o hayatın sonsuzluk duygusunun tatminini yaşattığı idealizelerin bizi saran tatlı sıcaklığından vazgeçemedik.İmparatorluğun 'devrim' e bırakılan kalıntılarının içinde her türlü renkler,kokular,çeşitler arasında sarılamadık insanlığın kutsal hakikat dalına. Ihlamur ağaçlarının kokusunu içine çeken ve yüreğe inen o eşssiz huzurun paydasında göz göze gelmeye cesaret edemedik bir türlü.Bayramlarda alnına yapışmış küçük kan lekesinin aldırmazlığı ile koşuşan çocukların arasında çocuk olamadık,Nişantaşı'nın görkemli butiklerinden geçerken,Teşvikiye caminin yol boyunca içinde kuşların cirit attığı,baharın tebessümü asla sönmeyen yüzünün bize döndüğü çınarların gölgesinde yürürken selamlaşamadık farklılıklarımızla.Kutsal hakikatlerimiz bizleri bırakmadı,kibrin bataklığında dibe battığımız her saniye, imdat bile diyemezken farkına varamıyorduk zaaflarımızın ve yapay ideallerimizin bataklığında boğulduğumuzu.
Orhan Pamuk'un ilk romanı Cevdet Bey ve Oğulları'nı okurken, farklı şekillerde bazen güçlü bazen soluk ama içimde sürekli sessizce gezen duygulardı bahsettiklerim.Cumhuriyetin ilk yıllarında;yeni yeni zenginleşen,büyük konakların içinde bahçıvanların,ahçıların,hizmetçilerin,piyano ve sayısız kitapların en ön sıralarda yer alış hayallerinin kurulduğu yılların özel hayatına sokuyordu bizleri, başarılı yazar. Cevdet Bey'in baba mesleğinden gelmeyen ama tüm hayatını mutlu,huzurlu ve zengin kılabilecek tüccarlığa atılış yıllarıyla,sonraki kuşaklar ile birlikte varoluş,kopuş,amaç ve hedeflerin çatışmalarında süregiden hayatların mahremiyle bizde tanık oluyoruz kendi tarihimize.
Cevdet Bey'in ölümünden sonra büyük oğlu Osman'ın baba mesleğini götürecek azimli bir iş adamı kimliği ile,küçük oğlu Refik'in tasarılarının arkasından giden ilkeli bir ahlak adamı arasında sıkışan aile değerlerinin,sonraki kuşakları belirleyecek kafa yapılarının farklılıklarıyla günümüz dünyasına bakış atıyoruz at gözlüklerimizi çıkararak.Refik'in en yakın arakadaşları Ömer ile Muhittin'in dünya tasavvuflarına,hararretli tartışma ortamında tanık olurken fark ediyoruz bir kere daha kendi penceremizden bakılamayacak farklı değer ve inançların varlığına.Ömer'in sadece zengin ve saygıdeğer bir idealin uğrunda kaybettiklerini,Muhittin'in Ömer'i inançsızlıktan ötürü suçladığı ama kendisinin inançların esaretiyle bunalımların uçurumunda gezdiğini gördükçe Kutsal hakikatleri katılaştıran 'devrimler'in dinamiğini daha iyi anlamlandırabiliyoruz.
Hakikat pencerelerimizin hep kendi içimize döndüğü,benmerkezciliğin kimlikleştiği coğrafyada ılık bir rüzgarın içısıtıcılığına mahkum olup; poyrazın ve içine yumruk gibi düşen soğugun nefesinde yaşamaya çalışan insanların adımlarını takip edememe üzerine kurulu ideolojimizin kayıtsızlığı ile kurumsallaşn aile hayallerimi düşünüyorum.Ömer'in alaycı ve çok bilmiş tavılarında zenginliğin katı katranına,hiçe sayılan yaşamların vicdanında bağımsızlaşan ama derdini asla anlatamayan Refik'i düşünüyorum.Sonra Ömer'i kimlikleştiren kutsal hakikat ve kibrin Refik'e ve sonraki kuşaklarına karşı nasıl bir silah tehtidine dönüşebileceğini hayal ediyor,irkiliyorum.
Cevdet Bey ve Oğulları günümüz Türkiyesi ve bir devrimin yarattığı insan tipolojilerinin tarihsel mücadeleleri ve çatışmalarını rahat ve tasasız biçimde anlatan ender romanlardan.Burjuvalaşan bir neslin yarattığı sorunları,korunaklı konaklarda akıtılan gözyaşlarını,sevinçleri,bağrışmaları,kavgaları,akşam yemeklerinde pahalı Fransız şarapları ile sarhoşluğun tadlarını uzun diyalog ve betimlemelerle anlatan Pamuk'un bu ilk romanı mutlaka okunmalı.
andacyazli@yahoo.com
16 Nisan 2011 Cumartesi
Bizim Büyük Çaresizliğimiz
Bizim Büyük Çaresizliğim'i izlerken çaresizliğin; kabul görür davranışların önünde yılgın,yitik bir o kadar cesaretten yontulmuş, çıplak gövdenin toplumsallığa siper edilebilirliği kadar isyanı sönük bir kavram olduğunu düşündüm.Büyümek ve yetişkin olmanın kalıpları katılaşmış,formülize edilmiş bir toplumun, beklentilerini yerine getirememenin çaresizliğini tek bir bedende hisseden iki yetişkinin yılgınlığı bahsettiğim.Yetişkinliğin sorumluluklarına karşı, içinde gençliğin ve çocukluğun saf kıpırdanışlarını besleyen,neşenin hüzne yenik düştüğü bakışların paylaşılmışlığını yaşayan iki dostun,tek bir sahnede açığa çıkan çaresizlikleri.Çetin'in Ender'e sevdiği şarkıyı dinletirken göz göze gelişlerindeki hüzünle gizli sevincin bizi, çaresizliğin kollektifleştirdiği ruhları aşk ile dostluk arasındaki grifit ilişkinin sınırlarında gezdirirken,sevgiye susama ve büyümenin getirdiği sorumlulıklar üzerinde düşünmeye sevk ediyor Seyfi Teoman'ın Barış Bıçakçı'nın romanından uyarladığı yeni filmi.
Aşk ve Nefret'in Savruluşu
Kamera, telaşsız hareketleriyle odaların ve evin her bir köşesinde aşk ile nefretin uyumsuzluğunu ararken,Çetin ve Ender'in geçmiş ile şimdiki arasında sıkı sıkıya tuttukları iplerin zaman zaman hızlıca iki tarafa savruluşuna tanık oluyoruz.Bu savuruş, neftetin hırçın profilini canlandırıken,çatışmanın şimdiki hale dönmesiyle yerini geniş bir huzurun dinginliğine bırakıyor.Çetin'in Ender'e çay getirirken ki sahnede,Ender çayın içindeki ıhlamurdan rahatsız olduğunu belirten birşeyler mırıldandığı sırada,Çetin Ender'e; eski kız arkadaşının alışkanlıklarından arınamadığı,1 Mayıs eylemine gitmesinin de bu zavallılık belirtisine karşılık geldiğini söyleyen sözleri büyük bir öfkeyle sarf ediyor.Buna karşılı Ender yine bu kulvarda Çetin'e benzer suçlamalarda bulunuyor.Kısa bir süre sonra tüm bu öfke,nefret ve çekememezlik yerini sakinliğin ve dostluğun şimdiki halini kabullenmiş çaresizliğine bırakıyor.Söz konusu iki sahne,filmin bütününde çaresizliğin toplumsal sistemin çizdiği sınırlar içinde kabullenmeyişin ve şimdiki zamanda büyüyememenin hırçın çocukluğunu en iyi tespit eden nitelikte.
Ender ve Çetin'in kurduğu dünyaya,annesini babasını bir kaza sonucu yitirmiş ve onun yüküyle baş etmeye çalışan Nihal katılınca,ikilinin sevgi,sevgisizlik,paylaşım ve çocuklukla örülü yaşamlarının hızlı bir biçimde yer değiştirdiği,bunun sonucunda büyümenin sancılı sürecine hapsolduklarını anlıyoruz.Nihal'in gelmesiyle birlikte,onun evin içinde varlığını kendi yaşamsal alışkınlıkların beyhudeliği ile karşılaştıran ve her karşı karşıya kaldıkları sürede sorumlulukların sarsıcı duvarlarına çarpmaları,bunun sonucunda yetişkinliğin gerektirdiği büyümenin evrelerinden geçmelerine tanık oluyoruz.İki yakın dostun,aynı kıza (yani Nihal'e) aşık olmasıyla somutlaşan bu durum,anaakım geleneksel anlatımın aynı kızı elde etmek için birbirleriyle savaşan erkeklerin klişesini yerle bir edip,iki dostu bu durumla başetmeye zorlayan bir paylaşım ilişkisine sokuyor.Filmin ve romanın bu yönde derin bir yol ayrımına girmesi,filmin başlarında kurulan çaresizlik olgusunu temellendiren ve bu yönde toplumsal çaresizliğin ilişkiler yumağını çözen bir anlayışa sahip olmasından kaynaklanıyor.
Oyun Dünyası ve Kopuş
Ender ve Çetin'in aşık olmalarıdan ötürü geliştirdikleri davranışlar,ikilinin geçmişlerinde ve şuaki hallerine sirayet etmiş çocukluk tavırlarının,birlikte hareket etme ve paylaşım tutumlarının açığa çıktığı bir dönüm noktası oluyor.Bireysel özelliklerin farklılıkları,örneğin Ender'in entellektüel ve şair yanının Nihal ile yakınlaşma sürecinde belirleyici faktör olması ve bu özelliğin en ufak kırıntısının Çetin'de olmamaması bile hiç birşeyi değiştirmiyor.İkili büyümenin ve yetişkinliğin aşılmaz düşündükleri duvarlarını her tırmanışlarında düşüp,tekrar birbirlerine tutunuyorlar.Nihal ise anne-babasının ölümünün ağır sancılarıyla yüzleşmesi,hamilelik,kürtaj gibi olaylar karşısında hızla büyüme ve yetişkinliğe adımını attığı her esnada,Ender ve Çetin bu gidişe ayak uyduramama ve geçmişin çocuk ruhunun hafifliğinden kurtulamamaları ile billurlaşan bir hayalkırıklığı içinde kalıyorlar.Ender ve Çetin'in yetişkinliğe geçişte Nihal ile hiçbir paralelllik taşımayan durumların ağır yükü karşısında,Nihal ile kopuşun vurucu gerçekliği ile yüz yüze kalıyorlar.Nihal toplumsal sistem ve değerlerin beklentilerine uygun büyümenin gerekliliğini yerine getirdiği ve artık eski Nihal olmadığı için 'gerçek' yaşamına yani abisinin yaşadığı Berlin'e geri dönüyor.Ender ve Çetin ise,çocukluğun kalıntılarını ortaya çıkaran,yetişkinliğin içine almadığı oyun dünyasının içinde kaybolmak adına Langırt masasını eve taşıyorlar.
Ender ve Çetin'in dört duvar arasında çocukluğun ve oyun dünyasının tasasız,dertsiz ve heyecanlı dünyalarına kapılırlarken,bize de şu iki soruyu sormak düşüyor: Çaresizliğimiz, kapitalist bireycilik karşısında kendi Langırt masasını kurup,yetişkinliğin normlarını reddeden,ona karşı başkaldıran pasivize bir eylem biçimi olabilir mi? Yoksa bizim gerçekliğimizi oyun masalarına mahkum eden,çocukluğun saf gerçekliğinde kalmasını isteyen ataerkil düzenin kendisi mi?
andacyazli@yahoo.com
14 Nisan 2011 Perşembe
Festivalleşen Sinema (3)
İstanbul Film Festivali'nin bünyesinden tür,olgu,hikaye ve yönelim olarak ayrılan bölümlerin her birinin varlığı,kendi alanında bir tutarlılığı sağlıyor.Tek başlarına sadece bir film olma özelliğini taşıyan yapıtlar,temsil ettikleri bölümler sayesinde kimlikleşirken ,derdini daha billurlaşan bir noktaya çekebiliyorlar.Bu yönde, birçok bölümün arz-ı endam ettiği filmleri genel analize tabi tutma eğilimi,eleştirmenler ve izleyiciler açısından da kolaylık sağladığı aşikar.Festival bünyesinde kategorize edilen bölümlerin ve bu bölümlerin dayanaklarını oluşturan filmleri,ayrı başlıklar altında incelemeye çalışalım.
Press,Kar Beyaz ve Zefir
Festivalin bölümlerinden birini oluşturan 'Türkiye Sineması 2010-2011' geçen yıl ve bu yılın çeşitli festivallerinde gösterilmiş türk sinemasından kapsamlı seçkiler sunuyor.Geçen yıl Antalya Altın Portakal Film Festivalin'de izleyiciyle buluşan 'Press' bunlardan bir tanesi.Film,1990'ların ortasında Diyarbakır'da bir grup gazetecinin yaşadıklarına odaklanıyor.Özgür Gündem gazetesini hergün bir dolu tehtit,korku ve baskı ortamında çıkarmaya uğraşan bir avuç cesur insanın hikayesi kısaca.Bu kapsamda gösterime sunulan bir diğer önemli film 'Atlıkarınca'.Ensest gibi 'tabu' bir olgunun psikolojik ve toplumsal boyutlarını deşifre etmeye niyetlenirken,izleyicinin duygusal tepkimelerine uygun bir ahlak dersi niteliğinde finalle sonlandırıyor hikayesini.Sabahattin Ali'nin kısa öyküsü 'Ayran' dan uyarlama 'Kar Beyaz' ve Belma Baş'ın ses getiren 'Zefir' de diğer önemli filmlerden.
Dünya Fesitvallerinden Yıllara Meydan Okuyanlar
'Dünya Fesitvallerinden' adlı bölümde karşımıza çıkan;Cannes,Berlin gibi önemli festivallerde ilk gösterimlerini yapmış,eleştirmen ve izleyici nezdinde belli ölçüde başarı sağlamış filmler göze çarpıyor.Bunlardan ilki,2010 Berlin'de En İyi Film ve En İyi Kadın Oyuncu ödülleriyle dönen İran filmi 'Bir Ayrılık'.Bir diğeri,usta Macar yönetmen Bela Tarr'ın kırbaçlanan bir atı korumaya çalışan ve bunun sonucunda ağır psikolojik rahatsızlıklra sürüklenen Nietzsche'nin hikayesini anlattığı 'Torino Atı'.İki sene önce yine IFF kapsamında 'Tony Manero' filmi ile tanıdığımız Şili'li yönetmen Pablo Larrain'in 'Morg Görevlisi' öne çıkan diğer filmlerden.
Festivalin en önemli bölümlerinden biri olduğunu düşündüğüm 'Yıllara Meydan Okuyanlar',başarısı tescillemiş,hikaye anlatım ve teknik yaratıcılıkları ile çığır açmış yönetmenlerin filmlerine soyunuyor.'Anna ile Dört Gece' filmi ile yakın zamanda tekrar sesini duyuran Jerzy Skolimovski'nin 'Ölümüne Kaçış', bir Afkan mültecinin hayata tutunma çabasını konu edinirken, yakın zaman önce O'Horten ile kendisi tanıtan Norveç'li yönetmen Bent Harmer'in yeni filmi 'Yeni Yıl' yine benzer sularda yürüyen hikayesiyle bu böülümde kendilerine yer buluyorlar.
Buluşma Evi
Sinemanın genelde aykırı,biçimsel olarak tabir edilen filmerin oynatıldığı 'Mayınlı Bölge',sinefillerin ve deneysel nitelikte filmlerin keşifçiliğine soyunanların yine gözdesi olucağına benziyor.Festivalin 'İsimsiz' bölümünde ise 12.İstanbul Bianel'in düzenlediği bir program göze çarpıyor.Sinema ve siyaseti buluşturma gayesi taşyan bu bölüm,özellikle 'Paris Komüni' ile öne çıkıyor.
İstanbul Film Fesitvali,içinde barıdırdığı bölümler, farklı tür ve biçim denemelerinin varlığı ile şekillenen sinema hassasiyetini en üst düzeyde tutmayı başaran ender etkinliklerden bir tanesi.Kuşkusuz bu gücü,dünya sinemasının geçirdiği evreler,kırılmalar,diyalektik ilişkiler bağlamında kurumsallaşan yapısından alıyor.200'ü aşkın filmin gösterildiği ve her filmin tarihselliğini kendisiyle birlikte ilan ettiği,tarihselliğinden aldığı ve koruduğu parçalarıyla bütünselliğe kavuştuğu buluşma evi gibi.Şimdi o evin içinde sayısız hayal nesnesiyle ilişki kurma,dertleşme ve paylaşma zamanı.
İyi Seyirler.
andacyazli@yahoo.com
Press,Kar Beyaz ve Zefir
Festivalin bölümlerinden birini oluşturan 'Türkiye Sineması 2010-2011' geçen yıl ve bu yılın çeşitli festivallerinde gösterilmiş türk sinemasından kapsamlı seçkiler sunuyor.Geçen yıl Antalya Altın Portakal Film Festivalin'de izleyiciyle buluşan 'Press' bunlardan bir tanesi.Film,1990'ların ortasında Diyarbakır'da bir grup gazetecinin yaşadıklarına odaklanıyor.Özgür Gündem gazetesini hergün bir dolu tehtit,korku ve baskı ortamında çıkarmaya uğraşan bir avuç cesur insanın hikayesi kısaca.Bu kapsamda gösterime sunulan bir diğer önemli film 'Atlıkarınca'.Ensest gibi 'tabu' bir olgunun psikolojik ve toplumsal boyutlarını deşifre etmeye niyetlenirken,izleyicinin duygusal tepkimelerine uygun bir ahlak dersi niteliğinde finalle sonlandırıyor hikayesini.Sabahattin Ali'nin kısa öyküsü 'Ayran' dan uyarlama 'Kar Beyaz' ve Belma Baş'ın ses getiren 'Zefir' de diğer önemli filmlerden.
Dünya Fesitvallerinden Yıllara Meydan Okuyanlar
| Torino Atı |
Festivalin en önemli bölümlerinden biri olduğunu düşündüğüm 'Yıllara Meydan Okuyanlar',başarısı tescillemiş,hikaye anlatım ve teknik yaratıcılıkları ile çığır açmış yönetmenlerin filmlerine soyunuyor.'Anna ile Dört Gece' filmi ile yakın zamanda tekrar sesini duyuran Jerzy Skolimovski'nin 'Ölümüne Kaçış', bir Afkan mültecinin hayata tutunma çabasını konu edinirken, yakın zaman önce O'Horten ile kendisi tanıtan Norveç'li yönetmen Bent Harmer'in yeni filmi 'Yeni Yıl' yine benzer sularda yürüyen hikayesiyle bu böülümde kendilerine yer buluyorlar.
Buluşma Evi
Sinemanın genelde aykırı,biçimsel olarak tabir edilen filmerin oynatıldığı 'Mayınlı Bölge',sinefillerin ve deneysel nitelikte filmlerin keşifçiliğine soyunanların yine gözdesi olucağına benziyor.Festivalin 'İsimsiz' bölümünde ise 12.İstanbul Bianel'in düzenlediği bir program göze çarpıyor.Sinema ve siyaseti buluşturma gayesi taşyan bu bölüm,özellikle 'Paris Komüni' ile öne çıkıyor.
İstanbul Film Fesitvali,içinde barıdırdığı bölümler, farklı tür ve biçim denemelerinin varlığı ile şekillenen sinema hassasiyetini en üst düzeyde tutmayı başaran ender etkinliklerden bir tanesi.Kuşkusuz bu gücü,dünya sinemasının geçirdiği evreler,kırılmalar,diyalektik ilişkiler bağlamında kurumsallaşan yapısından alıyor.200'ü aşkın filmin gösterildiği ve her filmin tarihselliğini kendisiyle birlikte ilan ettiği,tarihselliğinden aldığı ve koruduğu parçalarıyla bütünselliğe kavuştuğu buluşma evi gibi.Şimdi o evin içinde sayısız hayal nesnesiyle ilişki kurma,dertleşme ve paylaşma zamanı.
İyi Seyirler.
andacyazli@yahoo.com
9 Nisan 2011 Cumartesi
Festivalleşen Sinema (2)
Türkiye sineması 70 lerin ikinci yarsından 90'ların ortasına kadar ki süreçte,yeşilçamın mekanik üretimi ve erotik furyanın bayağı filmleri arasında sıkışan genel yapısından bir kopuş gerçekleştirdi.Önceki yazımda bu dönüşüme doğrudan etki eden iki önemli nokta üzerinde durmuştum.Bunlardan birincisi darbe yılları ve onun getirsi toplumsal baskı mekanizmalarının varlığı,diğeri ise 68 hareketinin tüm dünyada yankılanan özgürlük ve demokrasi hareketiydi.Her ne kadar bu iki gelişmenin kronolojik,mekansal,ideolojik ve nüfuz etme gücü bağlamında farklı aktörler ve dinamikleri de beraberinde getiren çeşitli yönleri olsada, Türkiye sinemasının gidişatını etkileyen direkt unsurlar olduğunu rahatlıkla iddia edebiliriz.
Dünya üzerinde yaşanan hareketlenmeler,özgürlük talepleri,sosyalizm,toplumsal muhafazakar ahlak ve mülkiyet değerlerine karşı gelişen öğrenci hareketleri gibi doğrudan sanat ve sanatı icra etmeyi etkileyen gelişmeler, Fransa Yeni Dalga akımının entellektüel baharını hazırladı.Sadece sinema ve film yapma ile sınırlı olmayan,sokağı mekansallaştıran ve isyana kucak açan bu anlayış, özünde isyanın fitilini sanatla yoğurmaya dayanıyordu.Bir başka deyişle isyan ve devrimin sokak adrenalisini,sanatın derin kuytusunda hazsal dinginliğe bırakan,sokağa yön veren bir anlayıştı.
Türkiye sinemasının tarihsel gelişimi,kimlikleşme süreci ve alternatifini yaratan öznel dinamiklerini ortaya koyması üzerine analizlerde bulunurken,arka planda gelişen toplumsal hareketlenmeler,sanatın evrensel değişimsel ve etkileşimsel gücünü göz ardı etmek bugüne dair festival ruhunu,daha özel olarak İstanbul Film Festivali'nin dayandığı düsturları anlamak açısından pek mümkün görünmüyor.Dolayısıyla,IFF'nin ortaya çıkışını sağlayan alternatif seyirci tipolojisinin bağımsızlaşması ve kendi sokak sanatını hiç olmazsa içsel olarak hazırlaması açısından önemlidir.Bağımsızlaşan bir sinemanın kendi dilini bulması,dünya sineması ile her yönlü etkileşim rüzgarına kapılması,sinema sanatını genç kuşaklara aşılama gayesi taşıması gibi sinema hassasiyetleri adı altında toparlayabileceğimiz sayısız olgu, işlevini bu tarihsel gelişime borçludur.Festivalleşerek sinemayı anlamak ve icra etmek,bu türde hassasiyet kaygısı taşıyan seyirci tipolojisiyle mümkün olabilir.Seyirciyi alternatifleştirme ve sinema persektifi sunma ise genel olarak sinemanın festivalleşen bir kurumsallığa erişmesi,daha da ileriye götürürsek toplumun festivallleşmesi ile mümkün olabilir.
Bu anlamda Fransız Yeni Dalga akımı tam anlamıyla sanatın ve toplumun festivalleşmesi projesi üzerine şekillendiğini düşünenlerdenim.Türkiye'nin darbe yılları ve metaforik anlatımı zorunlu kılan sansür duvarlarının, bu yönde bir bağımsızlaşma ve festivalleşme girişiminin de ayrıca tetikleyicisi olduğu kanısındayım.İstanbul Film Festivali'nin 30.yılına özel program içeriğini; ticari sinemanın dar kalıplarını kıran alternatif sinema örnekleri ile irdelemek,söz konusu sinema hassasiyet duvarlarımızın nasıl sağlmalaştırılması ve korunması üzerine daha çok kafa yormamızı sağlayabilir belki.Sonraki yazımda bunun üzerinde durmayı düşünüyorum.
andacyazli@yahoo.com
Dünya üzerinde yaşanan hareketlenmeler,özgürlük talepleri,sosyalizm,toplumsal muhafazakar ahlak ve mülkiyet değerlerine karşı gelişen öğrenci hareketleri gibi doğrudan sanat ve sanatı icra etmeyi etkileyen gelişmeler, Fransa Yeni Dalga akımının entellektüel baharını hazırladı.Sadece sinema ve film yapma ile sınırlı olmayan,sokağı mekansallaştıran ve isyana kucak açan bu anlayış, özünde isyanın fitilini sanatla yoğurmaya dayanıyordu.Bir başka deyişle isyan ve devrimin sokak adrenalisini,sanatın derin kuytusunda hazsal dinginliğe bırakan,sokağa yön veren bir anlayıştı.
Türkiye sinemasının tarihsel gelişimi,kimlikleşme süreci ve alternatifini yaratan öznel dinamiklerini ortaya koyması üzerine analizlerde bulunurken,arka planda gelişen toplumsal hareketlenmeler,sanatın evrensel değişimsel ve etkileşimsel gücünü göz ardı etmek bugüne dair festival ruhunu,daha özel olarak İstanbul Film Festivali'nin dayandığı düsturları anlamak açısından pek mümkün görünmüyor.Dolayısıyla,IFF'nin ortaya çıkışını sağlayan alternatif seyirci tipolojisinin bağımsızlaşması ve kendi sokak sanatını hiç olmazsa içsel olarak hazırlaması açısından önemlidir.Bağımsızlaşan bir sinemanın kendi dilini bulması,dünya sineması ile her yönlü etkileşim rüzgarına kapılması,sinema sanatını genç kuşaklara aşılama gayesi taşıması gibi sinema hassasiyetleri adı altında toparlayabileceğimiz sayısız olgu, işlevini bu tarihsel gelişime borçludur.Festivalleşerek sinemayı anlamak ve icra etmek,bu türde hassasiyet kaygısı taşıyan seyirci tipolojisiyle mümkün olabilir.Seyirciyi alternatifleştirme ve sinema persektifi sunma ise genel olarak sinemanın festivalleşen bir kurumsallığa erişmesi,daha da ileriye götürürsek toplumun festivallleşmesi ile mümkün olabilir.
Bu anlamda Fransız Yeni Dalga akımı tam anlamıyla sanatın ve toplumun festivalleşmesi projesi üzerine şekillendiğini düşünenlerdenim.Türkiye'nin darbe yılları ve metaforik anlatımı zorunlu kılan sansür duvarlarının, bu yönde bir bağımsızlaşma ve festivalleşme girişiminin de ayrıca tetikleyicisi olduğu kanısındayım.İstanbul Film Festivali'nin 30.yılına özel program içeriğini; ticari sinemanın dar kalıplarını kıran alternatif sinema örnekleri ile irdelemek,söz konusu sinema hassasiyet duvarlarımızın nasıl sağlmalaştırılması ve korunması üzerine daha çok kafa yormamızı sağlayabilir belki.Sonraki yazımda bunun üzerinde durmayı düşünüyorum.
andacyazli@yahoo.com
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
