31 Ocak 2011 Pazartesi

Bir Konuşabilse...

Gecenin hükmünün kayıtsızlığına karşı boşalmakta olan bir restorantın barında tek başına içen bir adam.Omuzlar çökük,başı eğik,yüzünün yarısını kapatan foteri ile gizemli bir melonkolinin havasına bürünmüş.Gecenin süregiden zifiri karanlığa karşı başkaldırmış bir mekanın renkleriyle,ışığıyla,simgeleriyle bütünleşmiş ama aynı zamanda tek başınalığın hüznünü tüm bedenine sarmalamış bir adamın ikircikli ruh hali.Karşısında,kendisinin tarifliğine benzer ama hüznün ayrıştırdığı bir adamın dik bakışları ve kışkırtıcılığın yegane temsili femme fatele misali kırmızı giysili kadının sigara içişi.Zamanın akışının durduğu yerde ikilinin karşısında onlarla konuştuğu anlaşılan bir barmenin mekanın parçasını oluşturan ve renklerin arasında apayrı bir temsilin duruşunu sağlayan diğer bir adamın varlığı.Hepsini biraraya getiren hüznün,gecenin,sessizliğin,erotik kıpırdanışların,başkaldırının resmi, Edward Hopper'ın 'Nighthawsk' da sentezlenen gücün içten içe karşı konulmazlığını yaratıyor.Diğer bir deyişle karşı konulamaz gücün doruğa çıktığı yalnız bir adamın manifestosu.Tıpkı 'Lost in Translation' (2003) da bilinmez bir dilin,anlamsızlaşan kelimelerin,iletişim özgürlüğünün sadece kendi kendine itiraf ve öfkeden ibaret sınırlılığının anlam(sız)lık dünyası.Belkide Lost in Translation ile Nighthawsk' i böylesine birbirine yaklaştıran şey,bu tek taraflı iletişimin sınırlarını ortadan kaldırmasından ötürü geliyor.

Edward Hopper'ın 'Nighthawsk' tablosu

Yazımın başlığı hüznün başyapıtı 'Lost in Translation' filminin türkçe isminden almakta. İletişimin manevi kozmik gücüne sarılmak isteyen iki insanın bir bar masasında karşılaşmaları kadar insanı etkileyen bir sahne olamaz.Hüznün ve çaresizliğin demir kapısı,haykırışların engin evreni iki halaturiyenin o karşılaşma anı.Soffie Coppola zamanın akışına ayak uyduran bir mucizeviyi sinema ile,Edward Hopper ise zamanı durdurarak aynı mucizeviyi resim ile ortaya çıkarmış.Sanatın evrenselliğni hüznün ve yalnızlığın buluşturduğu iki yalnız adamla kanıtlayan iki muhteşem eser.

Sırtını bizlere ve geceye dönmüş bir adamın hayat izdüşümü sanki tüm çıplaklığıyla hayatın yıpranmışlığına bir sırt çevirmenin metaforuna dönüşüyor.Geride kalanlar;pişmanlıkar,kaybedişler,ayrılıklar ile bütünleşen bir geçmişe sırt çevirmenin hali.Tükenmişliğin ve hayata devam etme zorunluluğun payandasını oluşturan çelişkiye hayat dediğimiz şeylerin vücut bulan yapısı.Hepsi Hopper'ın resminde anlam buluyor.

Metalaşmanın ve medeni tahakkümün tüketim ile yoğrulan gündeliğin ritüellerine tutunamayan,hafif jazz müzüği ile renklenen otelin tenha bir barında viskisini yudumlayarak yalnızlığa içen bir adam.Öyle bir ruh haliki kabusun tam ortasında bağırmak isteyipte bağıramamanın kıskacına sıkışmak gibi.Onu tüketen, burjuva sığınağını geride bırakıp gidememe cesaretsizliği değil,gidilecek yolda yalnızlığın korkutucu gerçekliği.Bu çelişkinin hayata geçtiği Los in Translation filmi işte böyle bir çıkışsızlığın resmi.


Lost in Translation
Lost in Taranslatio'ın karakteri ile aynı kısır döngünün buhranından mustarip diğer bir karakter ile yeniden başlamanın ve kaçışın gücünü temsil ettiği diğer bir sahne.Birbirlerine söylemeye cesaret edemedikleri ama ayrılışların sarılmayla iki gözyaşına büründüğü itirafların yürek burkan acısı.Kalabalığın kuytu karanlığına doğru yürürken,
halen küçük bir ışık huzmesinin varlığı ile arkalarını dönüp birbrilerine tekrardan bakmanın yalvaran çağırışları.

Hepimiz okadar çaresiz ve zayıfızki gözyaşlarımızın kurumasına fırsat vermeyen karmaşa dünyasının huzurlu yatağına girmeyi tercih ediyoruz.Tercih ettikçe ya arkamızı dönüp o acıklı bakışların yıpratıcılığa boyun eğiyor,yada yüzümüzü kaplayan bir foterin yarı karanlığına esir eden bir bilinmezliğin geleceğine sürükleniyoruz.

andacyazli@yahoo.com

27 Ocak 2011 Perşembe

Zaman,Mülkiyet ve Eternal Sunshine...

Zaman kavramına takmış durumdayım.Aslında aramızda Reha Erdem sineması ile başlayan bir tür çekici bir birliktelik var.Ben bırakdıkça peşimden gelen tatlı bir bela gibi.Bugünlerde hangi taşın altına el atsam altından, zaman'ın bize anlatmak ve göstermek istediği 'yaşanmışlık' ın türlü türevleri çıkıyor.Bazen kendini tekrar eden sıradanlığın tükenmiş topraklarında,bazen yitik bir aşkın özelinde,bazende eskinin ve yeninin karşılaştığı o ilk anın yıkıcılığında.

'Beş Vakit' filminde zaman,tanrının ulaşılmazlığını simgeleyen bir kudret gibi karşımıza çıkıyor. Yaşanmaya mecbur mutsuzlukların kaderine teslim edilmiş insanların nefeslerinde somutlaşan bir mekanizmaya dönüşüyor.Zaman'ın gücüne karşı koyamayan insanların 'aşk' ve 'isyan' nına gebe olan ölümsüzlüğün adı oluyor.

Bugün asıl olarak değinmek istediğim 'Eternal Of the Spotless Mind' (2004) filminde zaman kavramı. İlişkilerin özelinde üçüncü kişi olarak,hemde eski ile yeninin çarpıştığı 'tüketim' toplumumun baş döndürücü hızında, koşuşturmaların tam ortasında 'işte burdayım' der gibi ortaya çıkan iki türlü 'zaman' olarak.Bu konu bağlamında Siyad üyesi,sinema yazarı Fırat Yücel'in şu sözleri söz konusu birlikteliği çok iyi ortaya koyuyor. ¨ ...Sevgilinize aldığınız her sevgililer günü hediyesi yeni bir yılın daha geçtiğini ‘görünür kılar’. Modern yaşamda zamanın ilerlediği hissi, satın aldığımız ya da bir yerlerden toparladığımız ‘şey’lerle geçer insana. Zaman bir şekilde bu ‘şey’lerin suretinde maddeleşmiş; mülkiyet ilişkileri ve zaman algısı arasında kuvvetli bir bağ oluşmuştur. Bu yüzden son derece rastlantısal bir başlangıç cümlesi olarak gözükse de Eternal Sunshine’da Joel’un ağzından çıkan ilk kelimeler çok önemlidir filmin dünyasında: “Sevgililer günü üzerine rastlantısal düşünceler: Bu gün hediye şirketlerinin uydurduğu bir gündür”. Her sevgililer gününde aslında zamanı da satın alırız. Biz farkında olmadan büyük bir hızla akıp giden zamana, “dur, bugün 14 Şubat 2005 ve sevgilime hediye alıyorum” deriz. Böylece zamanın akışkanlığı üzerine bir çizik atmış oluruz. Modern yaşamın sonsuz koşuşturmacasını bir an için durduran ve bize zamanın geçtiğini hatırlatan bir çiziktir bu...¨

Eternal Sunshine of the
Spotless Mind
'Zaman' ve 'mükiyet' formülünde tartışılan bu birliktelik,kapitalist üretim araçlarının dönüşümünden meydana gelen bir 'hatırlama' ya tekabül ediyor..Böylece günümüz modern toplumlarında ilşkileri anlamlı kılan tüketim unsurları (hediye,dogüm günleri,balayı vs) kendilerini zaman üzerinden hatırlanır kılmış oluyor.Burada bize düşen,daha doğrusu beklenen görev ise zaman'ın (taşra ve feodal ilişkilerden farklı olarak 'Beş Vakit') hızla akıp giden doğasının önünde 'dur' dememizi sağlayacak tüketim kalıplarını devreye sokmamızdır.Ancak ve ancak ozaman zamandan soyutlanmış bir şekilde kendimize,ilişkilerimize ve amaçlarımıza bakabilmemiz mümkün olacaktır.

andacyazli@yahoo.com

25 Ocak 2011 Salı

5x2:Beş Kere İki

İtiraf etmeliyim ki Fransız yönetmen Francois Ozon şuana kadar bende pek sempati uyandırmamıştı.Elimin altında bulunan filmleri izlenmesi sürekli ertelenen, hafif bir önyargının kurbanları olmuşlardı.Ozon'un 5x2 filmi, yönetmenin doğasını ve ilişkilerin kırılganlıklarını genel olarak da modernist reflekslerin keskin dönemeçlerde berraklaştığı batı orta sınıf burjuvazinin ontolojisini anlamak için çok iyi bir fırsat sağlamış oldu.

Heşeyden önce Ozon hikayesini ters bir kurgu üzerine inşa ediyor.5 yıllık bir evliliğin sondan (boşanma) başa doğru (ilk karşılaşma ve tanışma) gidişinin öne çıkan evrelerine tanıklık ediyoruz.Mario ve Gilles'in evliliklerinin bitmesiyle başlayan film,otel odasında son sevişme,sarhoşluğun ilk aldatma itiraflarına gebe bir akşam yemeği,çocuğun doğumuna zaman ayıramama,düğün gecesinin mutlu dans edişlerini ateşli bir seksle sonlandıramama ile devam edip, ilk tanışmanın yaşandığı otel'in duygu kıpırdanışlarına vesile olan romantik bir plaj sohbetinin davetkar gülümsemeleri ile sonlanıyor.

                                                                 
                                             


Ozon, Mario ve Gilles çiftinin boşanmayla sonlanacak ilişkilerinin tüm hezeyanlarını ortaya sererek, bizi bu ilişkinin sarsılabilir doğasının ayrıntılarıyla baş başa bırakıyor.Gilles'in sevgilisi ile geldiği tatilde Mario ile tanışıyor olması, başka bir ilişkinin bitişinin de ayrıca başlangıcını yaratmış oluyor.Böylece yeni ilişknin ileride sonlanmaya doğru gidecek aynı türden fakat aktörleri farklı bir aşk/evlilik döngünün ilk durağını oluşturuyor.Bu döngü,evlilik tarihlerinin belirlenmesi,nikah başında sadakat ve sonsuzluk yeminlerinin atıldığı,sözlerin verildiği anlarla somutlaşan düz ve pürüzsüz bir yola girilmesiyle devam ediyor.Rollerin derinleştiği,beklentilerin gerçekleşmediği,şehvetin ve heyecanın yerini sıradanlığın alması  yol ayrımına doğru giden yolun ilk sancılı dönemeçlerini oluşturmuş oluyor.Bu dönemeç, Gilles'in homoseksüel kardeşinin erkek arkadaşı ile ev ziyareti sırasında kendini belli ediyor.Fransız şarapları ve yüzlerce kitabın bulunduğu rafların arasında derinleşen sohbet,liberal özgürlüğün uç sınrlarını zorlamasıyla aldatma hikayelerine dönüşüyor.Birbirlerine özgürce itiraflarda bulunan çiftler,Gilles'in içinde erkeklerin de dahil olduğu bir grup seks'in şehvetli anların ayrıntılarını anlatmaya başladıkça tüm liberal ortamın havası birdenbire bozuluyor.Ve Mario beklentilerine yenik düşmenin hayal kırıklığını yaşıyor.

Birbirlerinin özerk alanlarına müdahale edilmemesinin ve birey iradesinin kutsallaştığı batı liberal orta sınıf ilişkiler,Mario'nun karşı tarafa çaktırmayan bir kırılganlık tepkimesi ile bozulan yapının ilk aktörü oluyor.Gilles'in ...¨aldatma itirafları sadece Homoseksüellere ait değil ya...¨ sözleri ortamı yumuşatma girişiminden ibaret olsa da, hetroseksüelliğin kırılgan doğasına göz kırpan bir göndermenin ironisi sağlayan bir doku olmakla birlikte,yönetmenin araya serpiştirdiği usta dokunuşların da kanıtını oluşturuyor.


Dönemeçlerin belki de en keskin evresini oluşturduğu aldatma itirafları,başlı başına bir ilişkinin bitiş temellerini hazırlamıyor.Aksine öncesinde küçük sarsıntıların açtığı tahribatı gidermeye yönelik 'dürüstlük' ölçütünün sınayıcısı oluyor.Daha öncesinde doğum anında Mario'nun yanında bulunma cesareti gösteremeyen Gilles,hayata yeni bir üyenin girme endişesi ile korkunun tutsağı haline geliyor.Evliliğin belki de ilk kırılma noktası tam bu noktada gerçekleşiyor.Gilles hayatını ve ona biçilen özgürlük değerlerini tehtit olarak gördüğü çocuğun gerçekliği kaşısında kaçmayı tercih ediyor.Mario'nun önemli gününde yanında bulunan annesi ve babasının arasında geçen bir tartışma, bu korkunun 'erkek' daha doğrusu 'insan' doğasında nasıl önemli bir kırılmanın sağlayıcı olduğu gerçeği ile hepimizi yüz yüze bırakıyor.

Francois Ozon ilişkilerin bütün hallerini deşifre etmekteki ustalığı,aşkın tanımını evresel bir ayrılık sürecinin zorunlu çırpınışları olarak görmesinden ileri geliyor.Hepimizin üzerinde kutsalığın deli gömleği niyetinde giydirildiği değerlerin patolojikliğinde bir tür yanılgımıza işaret ediyor.İnsanın öncelikli kendi anlam ve bütünlüğünün menfaati sağlandığında,daha doğrusu çıkarlarına hizmet edildiğinde ilişkilerin mümkün olabileceğinin altını çiziyor.Bu süreç zorunlu olarak, kişilik çatışmalarını doğuracağından ayrılığın kaçınılmaz olduğunu tüm özgünlüğüyle söylüyor.2 ayrı insanın çarpımı (çatışması) 5 yıla tekabül eden ilişkilerin anlamının peşine takılan sıradışı bir yönetmeni tanımak oldukça heyecanlıydı.Hepinize tavsiye ederim.

andacyazli@yahoo.com

24 Ocak 2011 Pazartesi

Kot Taşlama İşçileri

Çizilmiş alanların çevresinde birbirimizin gözüne baktığımız,heran karşı tarafın olası eylemine yönelik müthiş bir dayanışma çadırı oluşturduğumuz ve zihnimizin öğretilen değerlerinin çizdiği bir dünyanın kapılarını sonuna kadar kapattığımız 'biz' dünyasının tüm reaksiyonları her fırsatta ortaya çıkıyor.İdeolojik,kültürel ve daha birçok ayrışmanın yarattığı bir içe kapanma durumu.Kodlanmış ezber yargıların cazibesi hepimizi bu 'sığ' dünyanın kapılarına kapatıyor.Farkında veya farkında olmadan yaftalayan statik bir 'dil' in kolaycılığına boyun eğiyoruz.Bu kamplaşma(lar)'ın dışında kalan,bir şekliyle dahil olamayanlar ise, oluşturduğumuz odalarımızın menfaat uyumunu, yani paralleliği sağlayan öğeler olduklarında anlam kazanır hale geliyorlar.Örneğin Silikozis hastalığından mustarip Kot Taşlama İşçileri.

Gündemin telaşlı kargaşasından türeyen kavramları ezberlerimize yedirdiğimiz hemen her saniye kendisine yer bulamayan,unutturulan ve kalıplarımızı bozup vicdanımızı ortaya çıkarabilecek özsel itibarileriyle 'tarafsızlık' konumuna ittiğimiz o insanlar.Rakamların birer lise tarih kaitaplarında araya sıkışmış isimler kadar bir değerinin olduğu günümüz dünyası.Ayrıca karşıya fırlattığımız taş yerine kullandığımız patolojikliğimiz. Resmi rakamlar bu hastalığa sahip kişilerin 1380 olduğunu söylüyor. Fakat hepimiz biliyoruz ki 'resmi' ile 'gerçek' arasında paradoksal bir ilişki vardır.Bu hastalıktan ölenlerin toplam sayısı ise 47.

Soner Yıldırım'ın 'Dönüş' adlı belgeselinde röpörtaj yapttığı Hacı Önal:'Tek istediğimi şey...sağlığıma kavuşmak...Herkes gibi gezmek...'.diye anlatmıştı onun bu 'tarafsızlık' halini, hemde o pek süslü cümlelerin önemini yitirdiği bir yalınlıkla.Önal'ın dileği gerçekleşmedi.Gürültülerin kapladığı azgın kalabalıklarda haykırışları duyulmadı.Duyulmadıkça gözyaşları aktı ve akmaya devam edecek.Önal'ın yaşamı hak ve hukukun sadece ölüm ile gerçekleştiği bir yaşamdı.Ölümün miras bırakıldığı bir haktı bu.Nitekim Önal'ın oğluda bu hastalığa sahipti.

Hayallerin sınırsızlaştığı,seçeneklerin güzel renklerle boyandığı, farklı-tatlı-kompleks yaşamlarımızın maddi/manevi mirasları.Bizden sonrakilere bırakacağımız 'fedakarlık' süsleri.Çok uzağımızda bir yerlerde sadece hastalığın miras bırakıldığı topraklar. Bu topraklar yeşertilmedikçe o sığındığımız topraklarda hiçbirimize huzur olmayacak.25 Ocak Salı günü gerçekleştirilecek 'Silikozis Hastası Kot Kumlama İşçileri ile Dayanışma Konseri' bizleri vicdanının ve hakkaniyetin çadırına davet ediyor.Bu davete kulak vermeliyiz.Sıkı sıkıya sarıldığımız birbirimizin korunaklı duvarlarından başımızı çıkarıp,gürültünün içinde haykıran seslerin taşıyıcısı olmalı ve yeşerticeğimiz topraklarda yeniden bir arada yaşam alanları yaratmalıyız.

andacyazli@yahoo.com

22 Ocak 2011 Cumartesi

'Yeraltından Notlar' ve Zeki Demirkubuz

Bugünlerde heyecanımın nabzını kontrol etmekte zorlanıyorum.Lakin ikna edici olduğunu düşündüğüm  geçerli bir sebebim var. Çünkü Zeki Demirkubuz'un yeni filmi yakında bizlerle buluşacak.Yetmez mi? Hemde, benim şehirle barışıklığımı diri tutan,dostlukların iki kadehle derinleştiği,üzüntülerin paylaşıldığı,final dönemlerinin kasvetinin atıldığı 'Tunalı' da gerçekleşiyor çekimler.Daha nolsun!..

Sinemayla kıyıdan köşeden haşır neşir olmuş herkes Zeki Demirkubuz'un sahiciliğini bilir. İnsanlığın kahredici yazgısı'nın derin hesaplaşmasıyla o denli bir yüzleşmeye girer ki,karakterler ile birlikte biz izleyiciler de bu yüzleşmein hakikatleriyle baş başa bırakılır ve bir nevi Demirkubuz'un suç ortakları haline getiriliriz.

Zeki Demirkubuz
Hayatın acı veren,yalnızlık senfonisinin çalındığı; loş sokaklar, bakımsız evler,üstlerinde yalınayak dolaşan çocukların oyun oynadığı kaldırımlar gibidir onun karakterleri.Köşeyi döndüğünüz her sokakta,kışın soğuğunda sığındığımız her kıraathanede karşımıza çıkabilen karakterlerdir.Bekir'in,Zagor'un,Uğur'un,Seniha'nın,Musa'nın yaşamlarıdır.Savruluşlarının,hırslarının,değişimlerinin,yazgılarının cennet/cehennemidir.Tarihsel yazgımız'ın belirlendiği hayatlarımız'ın mahremiyetini oluşturur tüm filmler ve karakterleri.Hepimiz hırslarımızın peşinde yokolurken,kıskançlığımızın kibrinde yoğrulurken,öfkelerimizi silahla dindirirken,umursamazlığın ykıcılı nihilistliğine kapılırken, onlarla özdeşlik kurar ve kendi tarihselliğimizin derinliğinde kayboluruz.

Zeki Demirkubuz
sıkı bir Beşiktaş taraftarı olarak da tanınıyor
Kendimi tutuyorum ve yazmak istediklerimi şimdilik hafızamın bir kenarına atıp, oluşturacağım Demirkubuz dosyası'nın  sayfalarını yakında teker teker  çevireceğimin sözümü kendime ve sizlere veriyor ve son söz olarak merakla beklediğim yeni filmine yani, yazımın başına dönüyorum.

Demirkubuz'un yeni filmi 'Yeraltından Notlar' Dostoyevski'nin ünlü romanının adı.Demirkubuz tıpkı 'Yazgı' da Albert Camus'un 'Yabancı' sının yerel uyarlamasına soyunduğu gibi,bu seferde Dostoyevski'nin romanının derinliğine nüfuz etmeye çabalıyor anlaşılan.Ek olarakta başrollerinde Engin Günaydın ve Sırrı Süreyya Önder'in olacağını da not edelim.

andacyazli@yahoo.com

21 Ocak 2011 Cuma

Modernist Refleksler

Modernist refleksler  o denli belirgin ki,attığımız her adımda peşimizden gelen bir 'yabancı' nın tedirginliği gibi.Her seferinde kaygımızı azaltacak biçimde geriye dönüp bakmamızı zorunlu kılacak kadar güvensiz.Ama geçici bir rahatlamanın sağlandığı kadar da huzurlu.Bu sentezlemeden meydana gelecek şekilde de tarifsiz bir post-modern halaturiye'nin vücudu.Bir şekilde farkı  olabilmenin 'kimliği' gibi sanki.Kenidimizi başkasının gözünde 'cool' görebilememizin anahtarı.Ya da ters düzlemde başka birilerinin ulaşılmazlığını kendi kendimize ikna ettiğimiz, yani 'kişiler arası hiyerarişi' nin en üstü ile en altını kabaca belirlediğimiz bir yaşam alanı.

Liberal değerlerin içselleştirilmesi  veya idealize eylemler şeklinde güncelimizi oluşturması,bu tarife uygun 'çift kişilikli' bir yapının da sağlayıcısı oluyor.Güncelimiz diyoruz çünkü;1)sadece kendimize itirafta bulunduğumuz yahut bulunma gafletine asla eremediğimiz özelliklerimizin 'komünal' yaşamları 2)Bu yaşamların gizlenmesini kolaylaştıran modernist reflekslere sarılma şeklinde ortaya çıkan 'çift kişilik' anotomisi.Tuhaf ama bir okadarda olgunlaştırıcı bir iç çatışma durumu.Hem 'tedirginlik' in (2.duruma tekabül),hem de 'geçici bir rahatlama' nın (1.duruma tekabül) varlığı.

Kişiler arası ilişkilerde de yanılgımızın kanıtını oluşturan 'tanıma/tanıyamama' ikilemi.Çok iyi tanıdığımızı sandığımız en yakın kişilerin (anne,baba,eş,dostlar vs) bile 'yukarıda da değindiğim gibi' kendisine dahi itiraf etmekten korku duyduğu birtakım kişisel kodlarının olduğu gerçeği.Varlığına tanık olamayacağımız ama bambaşka bir hayat'ın hakikatini oluşturan bilinmezler.Tabii çif kutuplu bir insan portesinin de bir tür çift taraflı bir yabancılaşma durumuna tekabül edebileceği gerçeği işin başka bir boyutu.

İnsan doğasında gizemili bir şekilde varolabilen bu çif kutupluluk,sözün dönüp dolaşıp geleceği modernizasyon ile şu şekilde bir bağın olduğunu düşünüyorum.Komünal  ile çağdaş yaşam arasındaki uçurumu belirginleştiren,pratiklerimizi ve davranış kalıplarımızı yoğun bir şekilde estetize eden yani 'bir başka ben' i yaratan sunniliğin kişiliğini oluşturmasıdır.

Bu durumda refleksler kronikleştikçe,insan ilşkileride eşgüdümlü bir etkileşimin parçaları olabiliyorlar.İlişkiler hem kendi özerk alanlarını yaratan,hem de birbirlerinin kişisel alanlarının üzerini örten bir sis perdesi oluveriyor. 'Modernite' yada 'liberal olabilme patolojisi' bu şekilde bir halaturiyenin karmaşasını inşa ediyor. Tüm bunları yazarken,modernizmin reflekslerinden biraz olsun araınabilmeyi ümid etmiştim.Bilmem başarabildim mi!

andacyazli@yahoo.com

20 Ocak 2011 Perşembe

Düşlerin Melenkolisi

Gözünün önünden akıp giden yaşamlar bir bir sis perdesini aralar, çok uzaklarda değildir gördüklerin.Trenin buğulu camına yapıştırdığın başının sallanmasının farkına varamazsın.O kadar dalmışsındır ki, kalp atışlarını dizginliyemeyen o bakışların davetkarlığını hatırlarsın.Öylece karşına dikilir, sana bakar ve yüzün kızarır daha ileriye gitmek istemezsin.Sanki bir suç işlemişsin gibi...Hatırladıkça boğazına düğümlenen o sözleri neden haykıramadığının öfkesini biriktirisin içinde,o öfke birikdikçe duyguların azgın dalgaları oluşturur dinmeyen,sen o dalgalara kararlıca yürüdükçe boğulur gibi hissedersin ve ölecek gibi..ölüm çok yakındadır istemediğin kadar yakında sadece bir adım uzağında.O beklenen adımı atamazsın ve atamadıkça tekrar başa döner durusun.Tıpkı 'Sisifos'un taşı taşıyıp zirveye ulaşmadan geri aşağı düşmesi gibi..

'Kader' diye geçirirsin akılından halbuki hiç inanmadığın.Ama ya öyleyse diye sorarsın içinin kıpırtılarına! cevabını beklersin bir süre asla gelmiyeceğini bilemene rağmen...Kaybettiklerini tekrar kazanmanın ütopyasını düşlerisin ve zihnin kurgusal cennetinde kendini onunla birlikte bırakırsın sonsuzluğa...Kibrinin seni prangalara hapseden tahakkümünden kısa bir süre kurtulursun.Kendini tartamadığın gerçekliğin terazisinde hep en aşağıda kibrin yüceliğine yenilirken bulursun. Ağlamaklı bir itirafın soğukluğunda ürperirsin.Tren'in geride bıraktığı yollları,ağaçları izlerken.İtiraf edemezin ama içinden o ağlamaklı sesi duyar gibi olursun,kulaklarını tıkarsın ama nafile!adeta sana inat dökülür ağzından 'Asla geri dönmeyecek hazlarım,düşlerimin uzak bir çölünde kalmış kahkalarım ve sarhoşluğun sıcak güveninde gözlerini kapayıp kollarını omzuma attığın o gece asla geri dönmeyecek'

Yolculuk devam eder,içinde ki dalgalar azdıkça itirafların panzer etkisiyle savrulursun.Hasta anneni hatırlarsın.Seni hatırlamayan,sendeki yokoluşun resmi tanığı gibi bomboş bakışkarını üzerinde hissedersin.Konuşamazsınız, lal kapısından geçmişsindir bir kere! geride bırakacaklarını düşünürken sorarsın bir kere daha 'Anne insan neden çürüyüp gider'...

Yolculuk devam eder.geçmişin masum tanıklığını yapan yol arkadaşını hatırlarsın.Hiç ayrılamadığın köpeğini artık sana ihityacı olmayan kızına emanet ettikten sonra karşılarsın onunla.Bir yerlerde seni beker sanki! kimsesizdir öylece sokakların ana kucağına bırakmıştır kendini! yanına alırsın son bir kez daha yaşadığının ispatını yapmak için onunla konuşursun.Tıpkı anneni son gördüğün gecede sorduğun soru gibi neden! dersin Neden? İnsan çürüyüp gider...

Artık veda etmek zorundasın,tıpkı annene,kızına,köpeğine veda eetiğin gibi ona da veda etmek zorundasın.Ama kolay olmaz yapamazsın! o masumane gözlerini üzerine dikmiştir.Zorundasın ağlayamazsın.Ayrılırsın son bir kez bakarsın o ışıldayan gözlere,arkanı döner ve yürümeye koyulursun son vedanın ağır yükünü taşıyamaz ve haykırısın.'Gitme'...

andacyazli@yahoo.com