”Yusuf'da bizdendir,değil mi Yusuf?” Kısa bir irkilişten sonra kafasını ona doğru dönük yüzlere çevirdi.Zamanın unutulduğu ender anlar vardır.Onunla birlikte insan da unutulur.Unutlmayı yeğler.Kafasını kalabalığın içinde sessiz düşüncelerin toprağına gömer.Zaman farklı bedenlerin,konuşmaların ve gülüşlerin konağındadır ama geçici ve sıkılgandır.Belli ki zaman Yusuf'u hatırlayacak ve gelecek.Belli ki zaman Yusuf'u gözetecek ve buyurgan takılacak.Tıpkı şimdi olduğu gibi...Yusuf,zamanın zamansızlığına öfkelenmiş olacak ve ’hı hı’ cevabını boşluğa doğru üfleyecek ama nereye kadar.Hangi zamanın sıkılışını ve terkedişini bekleyene kadar! Babasıyla hemen hemen her sene- kendisinin pek sevdiği kelimeyle- ’geleneksel’ yaptıkları akraba ziyaretlerinden birisindeydi.Pek haz ettiği söylenmezdi.Zaten haz kavramını bir kadından ibaret saydığı yanılsama yıllarını geride bırakmıştı.Hazlar nerede başlardı,nasıl kuvvetlenir ve ne zaman sönümlenmeye yüz tutardı? Şuan içinde bulunduğu küçük odanın yoğun ışığı ve gürültülü söz cıvıldamaları hazlar hakkında birşeye işaret etmiyor muydu? Hazlar ’geleneksel’ buluşmaların ’geleneksel’ konuşmalarında ’geleneksel’ çay servislerinin ’geleneksel’ sıcaklığında bir yerlerde olmalıydı.Eski yılların özlemle yadedildiği unutulmuş hazları ise odanın parlaklığına karışmakta; buluşan yeni ve eski hazlardan herkes payına düşeni almaktaydı.Yusuf,’geleneksel’ haz paylaşımından hoşlanmadığını belli edercesine ’burası çok sıcak oldu,biraz hava alsam iyi olacak’dedi.Çıktı.Mutfağın balkona açıldığı kapının önünde durdu.Kuzeni Cansu'nun balkonun demir parlaklıklarına dirseğini dayamış ve hafif sarkık bir biçimde sigara içtğini gördü ve yanına gitti.Oturma odasıyla bitişik perde duvarının içinden uğultularla karşık çocuk sesleri ve kahkalar duyuluyor, hareketlenmeler sürüyordu.Zaman belli ki terk etmemişti sıcak konağı.Sessizce ve karşılıklı ve durağan ve beklentisiz dumanları içine çektiler.Hazlar gecenin uğultusunu dumanlarla örttü.
Yusuf'un halası Rabia hanm,emektar çevikliğinden birşey kaybetmemiş dik bakışını övgüyle metettiği üç kızına çevirmiş,kocası Mehmet beyin güven aşılayan gözlerinden güç alarak ortaya atıvermişti kendisini.Kürsü hakkını en olağan şekilde, iki güzel kızını yetiştirdiği yüksek ahlak,dürüstlük,bağlılık değerlerini ’geleneksel’ tekrar ederek kullanıyordu.”Cansu'ya işyerinde tembih etmişler,işçilere iyi davranma diye.Aman kızım beni yine şaşırtmadı.Hiç durur mu tabi ki ağzının payını vermiş o patron denilen şerefsize.Babasıdır aynı.” Mehmet bey hikayelere yetişmekte güçlük çekiyordu şüphesiz.Son çay keyfi, ağır bir uyku bulutunun üstüne çökmesiyle sonuçlanmıştı.Yine de yüzünden eksik olmayan tebessümü hiç unutmazdı.Kasabanın saygılı,hak tanır ve düzenli bilinen esnaflarındandı.Otuz beş yıldır hiç durmadan iğneyle kazdığı kuyuyu derinleştirmiş ve elde ettiği başarıyı kızlarının iyi yerlere gelmesiyle olan bağını fırsat buldukça dillendirirdi.Aynı başarıyı kızlarından beklemek otuz beş yılllık sabrın ve didinmenin küçük bir armağanı olmalıydı.”Emel'de şu üniversiteyi bitiremedi.Bir oğlan bulmuş.Gülme kız ne var bunda halan bilmesin mi!Oğlanın babası Recep'in işyerinden.Namuslu bir adam diyor Recep.Oğlan da arada babasının yanına gelir.Bir kırtasiyecide çalışıyormuş.Askere gidecek yakında.Emel'de bitirir şu okulu.Sonra..” ”Canım dur allah aşkına bu ne hız,bırak gençler anlaşşın aralarında,hayırlısı neyse o olsun.Böyle herşeyi oldu bittiye getirmiyor mu bu kadın...” Yusuf nişanlın var mı?” Amcası Recep, ’geleneksel’ sorusunu ve sorudan sonra vereceği ’geleneksel’ cevabını hiç düşünmeden sallayıvermişti.Yusuf'dan önce babası devreye girdi.Entellektüel duruşunu,ağır el hareketleri ve telaşsız konuşmasıyla süsleyen,aile içinde ki ’eğitimci’ sıfatını bir koz olarak değil yeri ve zamanı geldiğinde gerektiği ölçüde az kelimelerle kullanan,espirili dilini her sohbetin içine katan Veysel bey konuyu bir çırpıda değiştirdi.Sanki Yusuf'un vereceği cevabı önceden sezmiş bir vaziyetin kırlangıcı gibi kendisine pek uymayan atiklikle : ”Yarın şu kiracı işini siz halledin,beni hiç bulaştırmayın zaten anlamam o işlerden biliyorsunuz...” Kucağında,uzun bir suskunluktan sonra huysuz çığlığını herkesin suratına vuran bebeği sallayarak cevap veren Emine hanım: ”Veysel abi olmaz öyle şey,o üçkağıtçı herife iki kelimeyi çok mu göreceksin...” Kocası Recep ise daha sözün tamamlanmasını beklemeden: ”Abim hep böyledir.Yarın gidip adama ne yapacağımı biliyorum ben.” Odanın çay,börek atıştırmalarıyla tatlı ve huzurlu birlikteliği,ansızın gergin bir tartışmanın cereyanına bırakıverdi kendisini.Yusuf, kanepenin köşesinde her türlü duygu tonlarından uzak bir melodiye kaptırmış gibiydi kendisini.Arada bir yanında oturan, kafasını arkaya dayamış ve benzer umursamazlık içinde düşünen Cansu'ya çeviriyordu yüzünü.Aralarında zaman zaman kısa konuşmalar oluyordu.Öylesine şeylerdi.Çok geçmiyordu ki,her ikiside tekrar içlerine kapanmasın.Diğer iki kuzeni biraz önce uykularının geldiğini söyleyerek ayrılmışlardı.Emel,gözlerini tavana dikmiş kimseye sezdirmeden uyumanın yollarını arıyordu.Mehmet bey ve Rabia hanım yükselen alevin kokusunu almış kurtarıcılar gibi kostümlerini kuşanmışlardı.
Veysel bey kargaşalardan oldu olası tiksinen ve gerektiğinde ender sinirli halini bu tür kargaşaların yatışmasına karşı kullanmaktan kaçınmayan bir adamdı.Oğlu Yusuf'la yol boyunca konuştukları meselelerde bile-ki bu meseleler sanat tartışmaları olurdu genelde- kargaşaya zemin hazırlayan her söz atışını elinin tersiyle itmiş ve yeniden doğmasına asla izin vermemişti.Bunun yanı sıra düşüncelerini, sorulduğu ve alakalı olduğu zamanlarda ince ve gösterişten uzak bir tavırla belirtir,hiç bir zaman karşısındakine dikta edici tarzda yaklaşmazdı.Uzun yılların hasatını biriktirmiş düşünceler basit bir kibre,aşağılayıcı bir kuşatmaya,sabırsız bir kine bürünmez;yerini ve zamanını iyi bilen bir bilgenin hoş sohbetlerini çağırırdı.Bu tutumunu,fakültede ders verdiği yıllarda da sürdürmüş,bu vesileyle öğrencileriyle iletişimini müzmin hazlara çevirmeyi bir görev bilmişti. ”Hazlar,çıkarların kenetlendiği ve sarmallaştığı yerde süssüz bir gökyüzü gibidir.Oysa hazlar,renklerle anlamlıdır.Yok mudur hazları o yüce tuvalde mavileştiren canavar.” sözlerini ilk kez babasından duymuştu Yusuf.Arabayla gelirken de kira meselesini Yusuf'a söz arasında açmış ve kısaca ”sadece yüz lira için ortalığı ayağa kaldırdırıyorlar” serzenişinde bulunmuştu.
Mehmet bey hararetle : ”Ne demek oluyor canım,yüz lira kolay mı kazanılıyor da..” Recep bey hemen arkasından homurdanarak : ”Abi,yarın beraber gideriz kira ücretini yüzüne söyleriz kabul ederse eder.Yoksa baksın başının çaresine..” Yusuf'da hafifden kıprdamış,tartışmanın gidişatına uygun bir pozisyon almıştı.En sonunda Veysel bey,tartışmayı daha fazla uzatmak istemediğini ima ederek : ”Tamam yarın gidecem ve söylemem gerekeni söyleyecem.Artık bu konu kapansın rica ediyorum.” Emine hanım son sözü içinde saklamadan büyük bir coşkuyla : ”Recep yarın abinle git.Veysel abi sen yalnız yapamazsın bu işi.Eğer bu iş hallolmaz ve kira işinde anlaşılmazsa tadilat başka bahara kalır.Malum Veysel abi,bizim aşağıdaki evde bu bahara kadar beklemez biliyorsun.”
Gece,yorgun koşuşturmasından kalan ne varsa derin nefes alış ve horuldamalara bıraktı kendisini.Artık çocuk sesleri,bağrışmalar duyulmuyordu.Erkenden yapılacak işlerin hazır bekleyişleri tan kızıllığıyla belirecekti.Kızıllık yerini aydınlığın çehresine bıraktığında ise,bütün hazlar sokakların,evlerin,avluların,bahçelerin,dükkanların arasına sızıp ’geleneksel’ yolculuğuna devam edecekti.Yusuf birden irkilerek uyandı.Bir çırpıda gecenin nöbetine ortak oldu.Kalktı.Üstüne hafif bir yelek aldı ve dışarıya çıktı.Cansu sabit bakışlarla sigara içiyordu.Sanki Yusuf'u bekler bir haldeydi.Sigarasını ağzında bir süre bekledikten sonra ateşi fitilledi.Nedense gecenin durgunluğunda ışıltılı ve fırtınalı bir enerjiye kapıldı.Anlamadan ve belki farkına bile varmaksızın iç dünyası dalgalandı.Gözleri gökyüzünde kamaştı.Babasının o garip sözü aklına geldi...
andacyazli@yahoo.com
20 Kasım 2011 Pazar
18 Kasım 2011 Cuma
’İyi Olanın Tarifi’
Son kertede, “iktidar-direnç” ikiliğinde direnci belirleyen, daima iktidar olmuştur. Çünkü direnç grupları tekrardan belirtmek gerekirse özellikle Marxistler toplumsal muhalefetini; kötünün yani iktidarın, yani kapitalizmin ne olduğu üzerinden yola çıkarak ortaya koyar. Bu da kapitalizmin yahut iktidarın karakterize ettiği bir “direnç” den başka bir anlam ifade etmemektedir.
| Michel Foucault |
| Montesquieu |
| Walter Benjamin |
Marxistlerin temel yanılgısı olan “iyi” nin kötüden hareketle tarifi meselesi, gösteriyor ki tarihin hangi tarafı ilerliyor? tartışmalarının bir tezahürü olarak gerçekleşmektedir. Evet, Benjamin’ in dediği gibi “ tarihin kötü tarafı ilerler” fakat bu demek değildir ki “kötü” den bağımsız bir “iyi” nin tarifi yapılamasın. Ki kötüden bağımsız bir “iyi” betimlenemedikçe Marxistler ve bizler daima iktidarın karakterize ettiği bir “iyi” ye mahkûm edileceğiz.
Emre Özcan
Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji A.B.D, Yüksek Lisans Öğrencisi
NOT: Değerli dostum ve yol arkadaşım Andaç Yazlı’ ya bloğunda yazı yazma fırsatını bana tanıdığı için teşekkürü bir borç bilirim.
17 Kasım 2011 Perşembe
Aşk ve İskele
Yüzü iskeleye dönük küçük bir otel var orada.Her daim donuk mavimsi sulara gözleri dikilmiş,alışılmışlığın kayıtsız gölgesinde sığınaksız ve çabasız bir kadının bekleyişleri sayılıyor otelde.Küçük bir odanının sürekli değişen ten kokuları sarartmış duvarları belki.Yatağın iki ucunda birbirinin aynısı iki komidin ve küçük bir farkla birbirlerinden ayrışan bekleyişleri.Soldakinin üzerinde, çapraz bir biçimde yayılmış,arka tarafı tavana bakan kalın bir rus romanı duruyor.Odanın sessizliğine hiç aldırış etmeden beklemekte...Sanki dünden kalma bir ayrılışın yaralı tanığı gibi.Daha düne kadar yabancılık çektiği,yılların tozlanmışlığına aldırmadan sabrettiği rafda kararlı bir elin kendisine uzanışını beklediği bir kitapçıya tekrar geri dönmüş gibi...Tekrar ve tekrar uzun ayrılıkların beşiğine atlayacakmış gibi...Kadınla benzer kaderin odasına hapsedilmişliği yaşıyor.O kadın; uzun işkencelerden sonra tahliye edilerek ölümün işlemez dakikalarını iskele başlarında tüketen Yusufla çırılçıplak gecenin koynuna uzandığı akşamın fırtınalarını biriktiriyor...bekliyor!
Yusuf ölümü beklediği küçük kasabasında kaybettiği yılların çıplak gerçekliğine varmış bir öfkenin,sabırlı ama bekleyişten uzak tezcanlığını yaşıyor.’Hapisane buraya çok mu uzak’ sorusunun bozulmamış çocuk ruhunu selamlıyor.Küçük mahalle arkadaşına vermiş olduğu sözü tutuyor ve ona bisiklet hediye ediyor.Bisiklet,Yusuf için özgür bir yurdu;kanla,işkenceyle susturulmuşluğun dışlandığı diyarları hatırlatıyor.Çocuğun,hayallerinin keşfedilmemiş kıtalarında canlanan hapisaneler,Yusuf'un benliğinde bisikletle varoluyor.Çocukluk arkadaşı Mikail'in kışın ortasında çıktıkları yayla evinde: ’Bir sosyalizm vardı oda yıkıldı amına koyayım’ sözleri ince bir tebessümün ifadelerini yaratıyor Yusuf'da.Mikail'in yenilgiyi baştan kabullenmişliği,Yusuf'un çektiği acıların üsütüne kıvrılmış bir yılan gibi sarılıyor.Sadece orada mı? Islak çimlerin üstünde telaşsız yürüyen salyangozu izleyen istemsiz gözlerde,Mikahil'in ’alıp başımı gidicem bu memleketten’ laflarıda,ölümün çalan çanlarını Yusuf'a hatırlatan cenazelerde,hediye alınan bisikletde,televizyonda bir rus balerine hayranlıkla bakan o nostaljik hayallerde bekleyişlerin üzerinde kıvrılan yılan gibi...kıpırtısız...sadece beklemekte!
Bir kitapçıdan çıkan kadının arkasından ’orospular kadar kültürlü olamadık’ sözleri...Hemen suratını acı bir eşkitmeyle söyleyemediği sözleri yansıtan cılız bir öfke...Yusuf'un öfkesi.Alınan bir rus romanı.Kesişen gözler.Bekleyişlerin sabırsız yolcuları.Kadının bir meyhane akşamı ’Tusuri Satrpialo’ eşliğinde Yusuf'la tekrar karşılaşması.Sonrasında sevişmenin iskeleyi coşturan dalgaları.Ölüm söylenmemiş bir söz kadar değerli,işitilmek istemeyen bir sır kadar korkunç...Komidinin üstünde ilk karşılaşmayı taçlandıran bir rus romanı.Ardından Yusuf'un kulağına fısıldanan : ’ rus romanlarından fırlamış gibisin’ sözleri...Ayrılık vaktinin ölümle birleştiği denizin durgun suları...
Çocuğun benliğindeki hapisaneler gibi uzağa kaçışın hayallerini ıslatıyor dalgalar.Hızlanarak ve her ikisinin asla gelmeyecek geleceklerine yağıyor adeta.Kadın komidinin üstündeki romana umursamadan dikiyor gözlerini iskeleye.Birazdan Yusuf belirecek orada.Çoktan terkedilen şehrin Yusufla baş başa kalan ölüm kokusunu duymadan ayrılıyor kadın.Kitap hala komidinin üstünde,yapayalnız.Yusuf iskeleye doğru yürüyor.Yüzüne sıçarayan suların serinliği aşkı vuruyor.İskele hayatında bir daha hiç bu kadar gri,azgın ve coşmuş bir duyguyu yaşayamayacak.Yusufla birlikte iskelede ölüme gidecek...
andacyazli@yahoo.com
Yusuf ölümü beklediği küçük kasabasında kaybettiği yılların çıplak gerçekliğine varmış bir öfkenin,sabırlı ama bekleyişten uzak tezcanlığını yaşıyor.’Hapisane buraya çok mu uzak’ sorusunun bozulmamış çocuk ruhunu selamlıyor.Küçük mahalle arkadaşına vermiş olduğu sözü tutuyor ve ona bisiklet hediye ediyor.Bisiklet,Yusuf için özgür bir yurdu;kanla,işkenceyle susturulmuşluğun dışlandığı diyarları hatırlatıyor.Çocuğun,hayallerinin keşfedilmemiş kıtalarında canlanan hapisaneler,Yusuf'un benliğinde bisikletle varoluyor.Çocukluk arkadaşı Mikail'in kışın ortasında çıktıkları yayla evinde: ’Bir sosyalizm vardı oda yıkıldı amına koyayım’ sözleri ince bir tebessümün ifadelerini yaratıyor Yusuf'da.Mikail'in yenilgiyi baştan kabullenmişliği,Yusuf'un çektiği acıların üsütüne kıvrılmış bir yılan gibi sarılıyor.Sadece orada mı? Islak çimlerin üstünde telaşsız yürüyen salyangozu izleyen istemsiz gözlerde,Mikahil'in ’alıp başımı gidicem bu memleketten’ laflarıda,ölümün çalan çanlarını Yusuf'a hatırlatan cenazelerde,hediye alınan bisikletde,televizyonda bir rus balerine hayranlıkla bakan o nostaljik hayallerde bekleyişlerin üzerinde kıvrılan yılan gibi...kıpırtısız...sadece beklemekte!
Bir kitapçıdan çıkan kadının arkasından ’orospular kadar kültürlü olamadık’ sözleri...Hemen suratını acı bir eşkitmeyle söyleyemediği sözleri yansıtan cılız bir öfke...Yusuf'un öfkesi.Alınan bir rus romanı.Kesişen gözler.Bekleyişlerin sabırsız yolcuları.Kadının bir meyhane akşamı ’Tusuri Satrpialo’ eşliğinde Yusuf'la tekrar karşılaşması.Sonrasında sevişmenin iskeleyi coşturan dalgaları.Ölüm söylenmemiş bir söz kadar değerli,işitilmek istemeyen bir sır kadar korkunç...Komidinin üstünde ilk karşılaşmayı taçlandıran bir rus romanı.Ardından Yusuf'un kulağına fısıldanan : ’ rus romanlarından fırlamış gibisin’ sözleri...Ayrılık vaktinin ölümle birleştiği denizin durgun suları...
Çocuğun benliğindeki hapisaneler gibi uzağa kaçışın hayallerini ıslatıyor dalgalar.Hızlanarak ve her ikisinin asla gelmeyecek geleceklerine yağıyor adeta.Kadın komidinin üstündeki romana umursamadan dikiyor gözlerini iskeleye.Birazdan Yusuf belirecek orada.Çoktan terkedilen şehrin Yusufla baş başa kalan ölüm kokusunu duymadan ayrılıyor kadın.Kitap hala komidinin üstünde,yapayalnız.Yusuf iskeleye doğru yürüyor.Yüzüne sıçarayan suların serinliği aşkı vuruyor.İskele hayatında bir daha hiç bu kadar gri,azgın ve coşmuş bir duyguyu yaşayamayacak.Yusufla birlikte iskelede ölüme gidecek...
andacyazli@yahoo.com
15 Kasım 2011 Salı
Evet,Bu Bir Film Değil
İran sinemasında söylenmek isteneni binbir zorluk ve sıkkınlıkla dile getirebilme telaşı sezilir çoğu kez. Kiarostami'de bu tarzda bir telaş o kadar ince bir dokunuşta vakurlaşır ki, karakterlerin surat ifadelerinde müzmin bir haykırışa dönüşür,Farghadi'de söz söyleme derdi,günlük koşuşturmaların görünmeyen çeperinde gergin tonda hissettirir kendini.Geçtiğimiz aylarda izlediğimiz ’Bir Ayrılık’da işin içinden çıkılamayan,hemen herkesi cendere altına alan hukuk kapanının her bir çehreye yansıyan gerginliğini sezeriz film boyunca.İran Sineması,bazen bir yüzün alıklaşmasında,bazen sessizliğin derin ruh çırpınışlarında,bazen de söylenmek isteneni kılı kırk yapan titiz kamera hareketlerinde hatırlatır kendini.Bu hatırlatmayı en son Cafer Panahi örneğinde gözlemleyebiliriz. 20 yıl film yapamama ve 6 yıl hapis cezasına çarpıltırılan,filmler ve vermiş olduğu demeçleri ile otoriter rejimin kara listesinde yer alan yönetmen;’Bu Bir Film Değil’ çalışmasıyla İran sinemasının şaha kalkan atının isyan tekmesini belki son ama güçlü bir biçimde savuruyor.
Panahi görsel atmosferini kendi evinde kurduğu hikayenin; yasaklanmasına vesile olan çalışmalarını ’canlandırma’ usulü yeniden oynuyor.Çok küçük bir kısmının-final sahnesi- haricinde evin içinde adeta bir kapana sıkışmışlığa tank oluyoruz.Elindeki bilgisayar,kamera ve film videolarıyla Panahi; sinema yokluğunda neden ve nasıl yaşayamayacağını kanıtlama derdinde sanki...Filmlerinden kareler paylaşarak (Ayna,1997) ve bu karelerde ayyuka çıkan dolaylı bir söz söyleme sanatını yaşayarak,yasağın sadece kendisine verilmediğinin de altını çiziyor.Özgür düşüncenin askıya alındığı ve sanatın rejimler uğruna heba edildiği İran'da,hayalgücünün depreşen duygu selini bir filmin film olamamayışının akıbetine bırakıyor.Bu noktadan sonra ’Bu Bir Film Değil’ isminin gerçek manada gerçek bir film haline neden gelemeyeceğini de net bir biçimde anlamış oluyoruz.
Finale doğru yaklaştığımızda ise Panahi,seyirci üzerinde çöreklenen sıkışmışlığın alternatifleri üzerinde geziniyor.Seyircinin bunun gerçekten bir film olup/olmadığı sorusuyla cebelleştiği anlarda sokak karşımıza çıkıyor.Naif bir biçimde sokağın bir filmi ete kemiğe büründürebilecek özgürlüğünü test ediyoruz.Panahi elinde kamerayla sokak kapısına doğru yönelirken,sokağın özgürlüğe doğru aralanacak bir yol mu sorusu kısa bir süre sıcak kalıyor.Çok geçmeden sokağın da alevler içinde yandığı gerçeği;ksıkıvrak sanatçı ruhunu sarmalayan iplerin hazırda bekletildiği ’çaresizlik’ yurdunu açığa çıkarıyor.
Evet,bunun bir film olmadığı ve olamayacağı sokak kapısının caddeye çıkan karanlık aralığından anlaşılıyor.Kamera derhal kapanıyor ve simsiyah perdenin üzerinde beliren ’Bu Bir Film Değil’ yazısı tek gerçeklik haline dönüşüyor...
andacyazli@yahoo.com
3 Kasım 2011 Perşembe
Leyli Meccani ya da Anılar Coğrafyası
Leyli meccani eski Türkçe'de parasız yatılı okulları anlamında kullanılıyormuş.İlgim,kelimenin-önceki ve şimdiki- kullanım şekli değil.Kelimeler elbette bulundukları halleriyle tarihseldirler.Durum,olay ve olguları açığa çıkarma misyonları göz önüne alınırsa,başlı başına tarihsel referans ölçütleri bile diyebiliriz.Düşüncelerim birden her nedense Walter Benjamin'in tarih incelemelerine gidiyor.Orada beni çeken mıknatıs manyetiği görünmez tarihin parçalarına yapışıyor.Ama leyli meccani diyorduk en son.Neyse,oraya geliyoruz.Benjamin,tarih anlayışını; tarihin muzaffer kaplanlarından çok yenilenlerin dergahına oturttuğu için olsa gerek leyli meccani özel bir anlama bürünüyor.Çünkü leyli meccaninin tarihsel bir yükümlülüğü var.Omuzlarında tarihin ’öteki’ neslini taşıyor.Tarih çocukları da doğal olarak,’öteki’ neslin mazlum iç çekişleriyle değil,zafer sarhoşluğunun yapay cennetinde yetişiyorlar.Leyli meccaniler ya yenilenlerin tarihsel analizlerinde ya da ’soğuk’ anıların ısıtıcı hikayelerinde,satır aralarına kalıyorlar.
”Parasız Yatılı'nın Düşündürdükleri” ismiyle kaleme aldığım geçen haftaki yazımın hedefi,toplumsal beleğin tersine direksiyon kırmış bir yazarın hayal evreninde gezinmekti.Parasız yatılı imtihan kuyruklarında geçen sessiz bekleyişler,taşralı yoksul çekingenliğin ’yabancı’ göz gezdirişleri,arkada bırakılanların birer özlem kırıntılarına dönüştüğü duygu iklimi,kahramanlık destanlarından kopuk makul insan seyrini çağrıştırdığı için önemliydi kendi adıma.Sanki bu durumu sezgisel kavrayışa,bir aşk hissiyatına hatta tarihi bir yükümlülüğün ezgisel ritmine dönüştüren o kelimeyi bulmuştum: leyli meccani.
Bir dönemin ılık bir ürperti ile anımsadığı bu yıllar neden tarihin yaldızlı kostümlerinde apoletlere dönüşemezdi? Halbuki,karanlık bir avlunun penceresinden giren ölgün ışıklar altında geçirilen soğuk geceler ne çok şey söyleyebilirdi insanlığa.Her bir leyli meccani geleneğinde yok muydu yenilgiler,zaferler,umut bekleyişleri,kavgalar? Kutlamalar,merasimler,büyük buluşmalar mesela? Anılar coğrafyasında ayyuka çıkan engebelli yüksek dağlar,coşan akarsular,bilinmez yollar,uçsuz vadi kıvrımları bu kutlamalarda yeni baştan hareketlenmezler miydi ? Ya sonraki gelenler için nasıldı durum? Leyli meccaniler büyüklerin nostaljik dalışları olarak mı görülüyordu? O yııların anlatılarında anıtsal hiç birşeye rastanmaz mıydı?
Cavapsız bırakılan sorular Füruzan'ın edebi bahçesinde kuvvetli renk cümbüşlüğüyle beliriyor adeta.Füruzan'ın öykücülüğündeki leyli meccaniler tarihsel figürlere,’öteki’ tarihin yaşanmışlıklarıyla dönüşüyor ancak.Bunun nedeni oldukça basit: Belleksel tarihdir Füruzan'ın yarattığı.Kendi anılarının solmadan,hırpalanmadan başkalaşımıdır burada var olan.Renksiz,kokusuz,duyumsuz hayallerin devesa masal evrenine aktarılımıdır.Leyli meccaniler Füruzan ile birlikte tarihin sayılmışlıkları arasında yer bulabilir,anıtsal kılınabilir böylece.Füruzan'ların,leyli meccanilerin,Benjamin'lerin coğrafyasında,ötekilerin oluşturduğu ’enkaz’ tarihin ayrışmış parçalarından bir tablo elde edilebilir mesela.
Neden olmasın?
andacyazli@yahoo.com
30 Ekim 2011 Pazar
Parasız Yatılı'nın Düşündürdükleri
”Akıyordu su / Gösterip aynasında söğüt ağaçlarını / Salkım söğütler yıkıyordu suda saçlarını.”
Füruzan'ın edebi evreni ancak böyle ezgilerle tercüme edilebilir.Füruzan'da yaşamın günlük akışını evin bir köşesinde bazen serili minderlerin kıvrık uçlarına dalan gözlerle,bazen duvarların çatlamış hüznünü andıran eskimişliğiye,bazen geçmişin nostajisini gözkapaklarından damlayan küçük bir gözyaşıyla anımsayan yaşlılar olarak izleriz.Dingin bir pınarın usuk usul akan suları gibidir Füruzan'ın öykülerindeki günlük yaşam.Hüzün,evlerin içinde dolaşan,varlığı sarsılmaz bir babadır çoğu zaman.Hem ekmek taşıyıcısı,hem sıcak bir dokunuşun tılsımlı etikileridir.Hüzün hiçbir zaman sadece hüzün olarak çakılı kalmaz bu evlerde.Devinim halindedir.Babasız kalmış çocukların rüyalarını betimleyen şiir olarak da,yoksul annelerin omuzlarından inen ağır yüklerin paylaşımcı elleri olarak da ’ben buradayım’ der sürekli.
Düşler,doyulmamışlıklar,kırılgan umutlar,bekleyişler de ’ben buradayım’ derler sürekli.İstanbul'un şımarık bir çocuk gürültüsüyle duyulmaz,devesa gövdesiyle görünmez kıldığı ’ötekiler’ vardır bu satırlarda.Göçmenliğin pislikle anıldığı kalabalığın içinde başı öne eğik çocuklar,şehrin yabancılığında geçmiş yakınlığını unutan yaşlı bellekler,dul kalmış işsiz anneler,tersane işçileri emektar babalar...’Su Ustası Miraç’ vardır mesela.Hikayede alay ederlemiş bu kimin ustası diyerekten.İçlerinden biri ona suyun ustası dediğinde öylesi bir boşluğun ortasında savunmasız,tutunacak küçücük bir parça arayan titrek ellerin hissiyatıyla kavrulunur ki,bu savruluş okuyucunun şaşkın halleridir.Öyküyü okuyan herkes bunu bunu bilir,anlar ve sezer.
’Su Ustası Miraç’ bir delinin esaslı hikayesidir.Delinin anasıda öyle bir anadır ki,hem kendisine ’anacığım’ sözünü söyleyen tek kişi olarak oğlunu bulunmaz ama aynı zamanda tehlikeli umursamazlıkların kıyısına koyar.Hem analığın yürek merkezi,hem göçmen kıyısıdır onun için Vedat.Hep nedense ’farklı’ olmanın dayanılmaz rahatsızlığını her birilerinin (kardeşleri ve anası) sırtında yüke dönüştürmüştür o.Bir kere hiç olmayacak şekilde yoksullara ilgi duyar.Onlarla,her mevsimin verimliliğindeki bolluğun güzelliğini paylaşır.Sonra devletine başkaldırır.Tutuklanır.Miraç'a ustalık statüsünü Vedat vermiştir Suların ustası Miraç'ın evinde,salkım söğütler saçlarını yıkar.Anası Vedatı'nı kurtarmak için kolları svarken,Miraç,aynasında gösterir Vedat'ın yüzünü anasına.
’İskele Parklarında’ ”ağustosun on beşini yaz,on beşini kış” olarak geçiren analar,kızlar,yaşlılar vardır mesela.Yoksulluğun bir suya özlemle anlatıldığı parklarda özlemler dile gelir,öfkeler nedensizliğin süpriz hediyelerinde patlar...İstasyonun müdavim yolcuları kıyılarından geçerler yoksul oturuşların.Sanki görmemek,duymamak,dinlememek için oturmayı sevmez,hızlıca yürür geçerler.”Anne sucular zengin midir” soruları çocuk masumiyetinin yokluk içinde eridiği düşlerin serbestliğ ile sorulur.Anneler öfkelenir durduk yere.Öfkeler,yoksulluğun,yaşanmamış yarım baharların,on beşi yaz on beşi kış akşamların öfkeleridir...
’Parasız Yatılı’ en çok bekleyişlerin uzak umutlarıdır.”Hiç sekiz yaşında bir kız babasız kalır mı” sorularının yakarışlarıdır bu öykü.Akşam minik ellerle yakılan sobanın henüz ısıtılmayan evinde,henüz buz gibi duvarlarına sırtını dayamış çocuklar için yazılmıştır sanki bu öykü.Sabah yalnız uyanışların ağlamaklı yüzleri hissedilir bu satırların diri yüreklerinde.Hep hayata erken başlanır.Ne de olsa Parasız Yatılı sınavına katılacak tüm öğrenciler erken gelirler imtihana.
Parasız Yatılı'nın düşündürdükleri o kadar sayısız ki...Füruzan'ın üslubu, her öyküsünde insan yüzlerini ve yaşanmışlıkları birbirine kördüğüm etmeden,sıkıca bağlayabilen bir ilüzyon ustası;zaman kavramını buharlaştıran,iç seslerin dış seslerle karıştığı bir gündelik iklimi hazırlayan bir duygu mimari sanki.’Parasız Yatılı’ ismiyle topladığı her bir öykünün değeri biraz da İstanbul'un hızlı ritmine ayak uyduramamış nesneler,insanlar ve geçmişlerin ağır işleyen hüznünde saklı.Dilin sülü ve biçimsel doğasına uymayan,özgün,öyküclüğün ayrıntılar evrenine yeni anlam ve kalıcılık katabilmiş bir sanatçıyla karşı karşıyayız.Füruzan'ın bulunduğu yeri en güzel ifadelerle anlatan ’sanatçı’ tavrının ne olduğu hakkında bizleri düşündüren,kendi ağzından dökülmüş şu sözlere bakalım:
”Sanatçıların taşıdığı akıl,vicdan,diri bakış,bunca acının,horlanmanın,çöpleştirip hakir görmenin şaha kalktığı şu yıllarda insanlığı anlayabilen tek alandır.”
andacyazli@yahoo.com
28 Ekim 2011 Cuma
Malzemesi İnsan Olmayan...
Malzemenin insan olmadığı bir sanat ediniminin edilgen olmaya yüz bağlamış kürsüsünden konuşmaya can atan sanatçı portlerini karşımda buluyorum.Öylesine sarmaş dolaş içiçe,renksiz boy uzatmış otların kısırlığını andırıyorlar.Biçimselliğin hüküm sürdüğü impatorluklar avlusundan fırlayıvermiş,iç yaşam klavuzunda saray soyluluğundan ziyade altın döşemeli saray zeminlerinde tapınan şövalye ruhlu prensler gibi beyhude hareketlerle sözümona geçiyorlar! Ama nasıl? Yaşanmışlıklardan,zorbalığın esiri büyük acıların istasyonundan,asla kavuşulamayacak tozlu yolların ızdıraplı kirliliğinden...Geçiyorlar belki,ama asla görmeden,ince ruhların ince sezgileriye hareket edebilme mistisizmini gölgeleyen buyurgan edaların pespayeliği ile.
Dostoyevski'yi ilk elime aldığım zamanların ’zamansızlığı’ beni tedirgin ederdi.Sanki o zamansızlığın ezgisi yaşam felsefimin yazgısal ezgisine dönüşebilecekmiş hissiyatı yaratırdı.Ezgiler çoğullaştıkça içinde depreşen azgın ruh kabadayılarını dizginleme görevide,sanatçılığın ince ayar dokunuşlarında gizlidir.Neden diye sorarlar,en içinden çıkılmaz düşüncelerin güçlü akıntısına karşı gelen esrarengiz çabanın sanat küreğinde gizli olduğunu? Nedenlerin,nasılların ardı ardına sürüklenen nesneler dünyasının nasıl da zamanı yok ettiğini,biçimsiz kıldığını unutma gafletiyle sorarlar.Zamansızlık bir yabancılaşmayı mı yaratır sorusu fısıltıyla dolaşır belki aralarında.Bazen güçlü bir etki sarmalında tüm soruların ana beşiği olur,ya da daha somut tabloda gittikçe buharlaşarak eriyip yok olan külfetler haline gelir.Ama nasıl? Zamansızlığın içinde kaybolmak nasıl bir ’aydın’ kibrine bürünmektir? Üç yönlü bir gelişim seyri berraklaşan aydın portlerini de ortaya döker.
’Farkına varmak’ üç yönlü değişkenliğin en stabil halini ima eder.Diğer ikisi ise içlerinde kıvrımlı ve hayli karışık yolları kapsayan süreçlerin varlığıdır.Farkına varmakla kurulan yabancılaşma kaçınılmazlığı, edinilen malzemelerin de (bu, entellektüel malzemelerdir) kullanım şemalarını görünür kılması açısından önemlidir.Şemalar,diğer iki yönün de belirleyici pusulalarıdır bir anlamda.Farkına varma, varlığı zaptedilemez bir duygunun tedirgin bekleyişleri gibi çok genel ama tutarsız olmaya hayli müsait mücadele ruhunu perçinler.Mücadele ile kurulan ilişki ise halkla kurulan iletişimin hem kibri boyutu hemde değerler inşasını ifşa eder.Öyleyse her farkına varış bir mücadele eksenili ’aydın’ yaratılışımıdır? Bu soruya verilecek cevabın üçüncü aşamada olduğu açıktır.Şöyle ki,farkına varış ile harekete geçen eylem odaklı mekanizma birinci olarak içe dönük ikinci olarak dışa dönük olarak yer eder.İçe dönük eylem, kuşkusuz sanat üretiminin başladığı ve ruhsal coşumlarla yükselişi nüksettiği sürekli bir devinim hali,yani aydının kendi kendisiyle varettiği bir savaştır.Dışa dönük olabilme ise toplumsal mücadelerde etkin bir aktivist rolü olarak değil,üretilen sanatı dışa nasıl yansıtıldığı ile ilgilidir.Bu da demek oluyor ki,farkına varma ile başlayan,mücadele ile seyreden,üretim ile sonlanan ama sabit geçişkenliği reddeden bir ’zamansızlık’süreci ile yoğrulur sanatçı.
Bu süreçler, Rus Edebiyatı'nın tarihsel çekişmeleri,Varoluş Edebiyatı,Şiir estetiği,Bohem kültürü,Toplumsal Gerçeklik temasını işleyen 20.yy sanatçıları vs yer alır.Belli bir yazar olgunluğunun nüksetmesine paralel çıkan üretme güdüsü derin bir zamansızlığa giden bir yoldur ister istemez.Ama bu geçici veya geçici olmayan yabancılaşma estetiği biçimselliğin aşırı ehemmiyetine dönüştüğü vakit,hammaddenin kuruduğu arazilerde hammediyi işlemeye çabalayan bir makine biçimsizliğine bürünür.Bu ise,dalgasız bir denizin huzurlu,endişesiz göz kırpışlarına aldanan bir şairin amaçsız kıpırdanışlarıdır.
andacyazli@yahoo.com
Dostoyevski'yi ilk elime aldığım zamanların ’zamansızlığı’ beni tedirgin ederdi.Sanki o zamansızlığın ezgisi yaşam felsefimin yazgısal ezgisine dönüşebilecekmiş hissiyatı yaratırdı.Ezgiler çoğullaştıkça içinde depreşen azgın ruh kabadayılarını dizginleme görevide,sanatçılığın ince ayar dokunuşlarında gizlidir.Neden diye sorarlar,en içinden çıkılmaz düşüncelerin güçlü akıntısına karşı gelen esrarengiz çabanın sanat küreğinde gizli olduğunu? Nedenlerin,nasılların ardı ardına sürüklenen nesneler dünyasının nasıl da zamanı yok ettiğini,biçimsiz kıldığını unutma gafletiyle sorarlar.Zamansızlık bir yabancılaşmayı mı yaratır sorusu fısıltıyla dolaşır belki aralarında.Bazen güçlü bir etki sarmalında tüm soruların ana beşiği olur,ya da daha somut tabloda gittikçe buharlaşarak eriyip yok olan külfetler haline gelir.Ama nasıl? Zamansızlığın içinde kaybolmak nasıl bir ’aydın’ kibrine bürünmektir? Üç yönlü bir gelişim seyri berraklaşan aydın portlerini de ortaya döker.
’Farkına varmak’ üç yönlü değişkenliğin en stabil halini ima eder.Diğer ikisi ise içlerinde kıvrımlı ve hayli karışık yolları kapsayan süreçlerin varlığıdır.Farkına varmakla kurulan yabancılaşma kaçınılmazlığı, edinilen malzemelerin de (bu, entellektüel malzemelerdir) kullanım şemalarını görünür kılması açısından önemlidir.Şemalar,diğer iki yönün de belirleyici pusulalarıdır bir anlamda.Farkına varma, varlığı zaptedilemez bir duygunun tedirgin bekleyişleri gibi çok genel ama tutarsız olmaya hayli müsait mücadele ruhunu perçinler.Mücadele ile kurulan ilişki ise halkla kurulan iletişimin hem kibri boyutu hemde değerler inşasını ifşa eder.Öyleyse her farkına varış bir mücadele eksenili ’aydın’ yaratılışımıdır? Bu soruya verilecek cevabın üçüncü aşamada olduğu açıktır.Şöyle ki,farkına varış ile harekete geçen eylem odaklı mekanizma birinci olarak içe dönük ikinci olarak dışa dönük olarak yer eder.İçe dönük eylem, kuşkusuz sanat üretiminin başladığı ve ruhsal coşumlarla yükselişi nüksettiği sürekli bir devinim hali,yani aydının kendi kendisiyle varettiği bir savaştır.Dışa dönük olabilme ise toplumsal mücadelerde etkin bir aktivist rolü olarak değil,üretilen sanatı dışa nasıl yansıtıldığı ile ilgilidir.Bu da demek oluyor ki,farkına varma ile başlayan,mücadele ile seyreden,üretim ile sonlanan ama sabit geçişkenliği reddeden bir ’zamansızlık’süreci ile yoğrulur sanatçı.
Bu süreçler, Rus Edebiyatı'nın tarihsel çekişmeleri,Varoluş Edebiyatı,Şiir estetiği,Bohem kültürü,Toplumsal Gerçeklik temasını işleyen 20.yy sanatçıları vs yer alır.Belli bir yazar olgunluğunun nüksetmesine paralel çıkan üretme güdüsü derin bir zamansızlığa giden bir yoldur ister istemez.Ama bu geçici veya geçici olmayan yabancılaşma estetiği biçimselliğin aşırı ehemmiyetine dönüştüğü vakit,hammaddenin kuruduğu arazilerde hammediyi işlemeye çabalayan bir makine biçimsizliğine bürünür.Bu ise,dalgasız bir denizin huzurlu,endişesiz göz kırpışlarına aldanan bir şairin amaçsız kıpırdanışlarıdır.
andacyazli@yahoo.com
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

