15 Temmuz 2011 Cuma

Toplumsal Hafızanın Otopsisi

Şilili yönetmen Pablo Larrari 28.İstanbul Film Festivalin'de Altın Lale ile dönen filmi 'Tony Manero'nun ardından yeni filmi Morg Görevlisi (Post Mortem) ile yine öncekine benzer temalarla karşımıza çıkıyor.Yönetmen,Amerika'da bir dönemler fenomen haline erişmiş Tony Manero karakteri ile kendini özdeşleştiren bir adamın,Pinoşe rejiminin arka fonunda hissizleşme süreci diye tabir edeceğimiz bir olgu üzerinden genel toplumsal panaroma çizmişti.Bunu yaparken de,'en başarılı Tony Manero' gibi bir isme benzer yarışmayı kazanmak uğruna bütün sınırları hunharca aşan bir insan portresi yaratmıştı.Günbegün kayıtsızlaşan,darbenin ağır bedellerini ödeyenlere karşı silikleşen ve darbe ruhuna eşdeğer bir biçimde canavarlaşan 'hafızasızlık' halini çok başarılı yansıtmıştı.

Pablo Larrari'nin bu biçimde yarattığı arazi karaktere uygun bir tipoloji Morg Görevli'sinde de mevcut.Bir hastanenin otopsi bölümünde yazman olarak görev yapan Mario (Alfredo Castro) işi gereği 'ölüm ve öldürülme' haline alışkın,yani genel bir hissizleşme durumuna müsait bir karakter.Bunu,filmin ilk sekanslarında gözlemlemek mümkün.Mario'nun; işinde oldukça mekanik bir tavır sergilemesi,iş arkadaşlarına karşı donuk ve umursamaz hali ,evinin adaeta yoğun bir kasvet içermesi bu duruma uygun kanıtlar içermekte.Dışardan bakıldığında görülen bu kişisel özellikler ve onlarla bütünleşen mekansal atmosfer yaklaşmakta olan bir askeri cuntanın karanlık tablosuyla gayet uyumlu.Bu uyumu bozan yada bir biçimde bozması umulan bir başka karakter ise Mario'nun komşusu aynı zamanda kabera sanatçısı olan Nancy.

Mario'nun tıpkı Tony Manero'da olduğu gibi saplantılı ruh hali Nancy ile tanışmasıyla başlıyor.Nancy'nin bulunduğu evi perde arkasından gözlemlemek,onu işine kadar takip etmek ve cinsel dürtüsünü mastürbasyon ile gidermek Mario'nun işi dışında yaptığı diğer eylemler. Bir akşam yemeğinde Nancy'e  beklenmedik bir evlenme teklifi etmesi ve bunu şaşkınkıla izleyen Nancy'nin yüzünde beliren alaycı ifadesi bize Mario'nun düştüğü takıntılı tavrın derin tasvirlerinde bulunuyor.Mario,tüm bunların yanında iktidarda bulunan Sosyalist Salvador Allenda yönetmini destekleyen sol grupların çok dışında kalıyor,hatta Nancy'nin evinde toplantılar yapan devrimcilere kayıtsız bir tavır sergiliyor.Nancy'i elde etme dışında Mario'nun bir başka gayesi olmadığı gibi,yaşadığı ülkenin düşeceği tehlikeli durumunu bile yıkıcı ciddiyetsizlikle izliyor.Mario'nun darbe sabahı Nancy'nin evi basıldığında sakince duş alıyor olması ve talamur edilen evden çıkan gürültüyü akan su ile bastırıyor olması bunun en büyük kanıtı.

Darbeden hemen sonra sayısı giderek artan, hastane koridorlarına dahi sığmayacak bir miktarda yığınca büyüyen cesetlerin otopsilerini Mario,iş arkadaşı ve başlarındaki doktor üstleniyor.Askerin Mario'ya artık Şili ordusu için çalışıyorsunuz sözüne ve yığılan cesetlere karşılık bile Mario umursamaz tavır takınmaya devam ediyor.Öldürülen insanlar,çekilen acılar,korkunç manzalar hatta asker kontrolünde çarpırtılarak yalan otopsi raporu çıkarılanlar (Askerin başında beklediği ve doktorun ölen bedene dokunmadan dahi yazdığı yalan otopsi raporuna söz konusu olan Salvador Allenda.Amaç ise Allen'danın öldürülmediği,yerine intihar ettiğini otopsi belgesinde resmileştirmek) Mario'yu ilgilendirmiyor,onu ilgilendiren tek şey kayıp Nancy'nin nerede olduğu! Nancy'i bulduğunda ise ona sahip olabilme tutkusu hayatının aktörü haline geliyor.

Nancy'i evinin arka bahçesinde sakladığı zamanlarda ise,Nancy'i bir başka erkekle yakalaması onu ilk bakışta etkilemeyen bir yan unsur gibi gözüküyor.Fakat Mario'nun finalde anlam kazanacak davranışı,söz konusu yan unsuru başat aktör haline getiriyor.Filmin son sekansında, duvarın arkasını onlarca eşyayla kapatan ve Nancy'i ölüme mahkum eden Mario'nun hali, bir nevi başarıya ulaşan bir darbenin saplantılı doğasına denk düşen bir insan tipolojisini yaratıyor.Mario;Nancy'i ölüme gönderen ve onun üstünü örten;haykırışları, feryatlarını duymayan bir toplumsal örtünün tezahürü olarak son buluyor.Tıpkı Allenda'nın üstüne örtülen örtü gibi.Örtü kaldırıldığında ortaya çıkacak acı tablo ise:Bir toplumun otopsiye alınan hafızasından başka birşey olmayacak.

andacyazli@yahoo.com

13 Temmuz 2011 Çarşamba

Knut Hamsun ve Açlık

Knut Hamsun
Knut Hamsun'un şehirlerinde bir roman kahramanı olarak dolaşmak en büyük ezimet olsa gerek.Mağrur yüzlerin okkalı bakışları altında tozlu yollardan geçmek,küçük bir fırıncı dükkanının önünde vitrini seyre dalmak,hep bir yerlerde unutulan,yok olmamış bir umudu yılmadan arayabilmek...Knut Hamsun'un satırlarında acının yitik ama engebelli umut parçalarını aramak böyle bir ruh halini yansıtıyor.Tıplı Orhan Veli'nin 'Bir Roman Kahramanı' satırlarında olduğu gibi: ”Çadırımın üstünde yağmur yağıyor/Saros körfezinden rüzgar esiyordu/Ve ben,bir roman kahramanı/Ot yatağın içinde/İkinci dünya harbinde/Başucumda zeytinyağı yakarak/Mevzuumu yaşamaya çalışıyordum/Bir şehirde başlayıp/Kim bilir nerde/Kim bilir ne gün bitecek mevzuumu”


Knut Hamsun'un 'Açlık' romanını okurken aklımın bir köşesinde gizli bir roman kahramanı yaratmıştım.Bekleyişlerin türlü manzumelerini; yürüdüğü yollarda,konuştuğu kimselerde,sevdiği kadınlarda ve yazmanın erdemliliğinde arayan bir kahraman.Ucuz motel odalarından atılan,bir küçük ekmek parçası koparabilmek için durmadan yazan bir kimseyi uzaktan izleyebilme cesaretine kavuşmak gibi birşeydi bu satırlar.Sanki yaşamın ajitasyonu ile serpilmiş tohumlardan kaçmak,hunharca bir direnmenin ve yaşama şevkinin kanlarda dolaşan zehrini akıtma savaşı sunuyordu zihinlere.Yaşamın ancak yazmak ile anlamlanabileceği gibi bir varoluş rüzgarı estiriyordu kimsesiz ruhların çöllerine.

Ölümün donuk ve sert yüzüne karşı, ölümün bir başka halini, erdemle yükselen sıcak buharını yüzüne üfleme cüretkarlığı ile savuruyordu ağırlığından arınmış bedenlerimizi.Gökyüzünün bulutlar arkasına gizlenmiş maviliğini, en ürkünç gök gürültüsüyle saklayabiliyordu gözlerimizden.Mutlu son beklentilerine inat,ölümün timsalini canlandırıyordu zihinlerde.Açlık'ın pençesine yakalanmış bir farenin; amaçsız,sönük ve kaba çırpınışlarını değil,göklerde birlikte uçtuğu martıların kararlı kanat çırpışlarına erişebilme bilgeliğiydi onun varoluş sebebi.Yoksa ki,ölüm basit bir son vermeydi...Bir kurtuluş olabilecek kadar çekici fakat gitmenin sisli yolları kadar belirsiz ve ufku dar bir yoldu.

Gitmenin dümenleri kırılmış,bir yavrunun anne memesine yönelmesi kadar net ve aydınlığın dipdiri sularına gömülmüş kadar derin bir anlamı olması gerekiyordu.Ölüm, ancak ve ancak böyle bir berraklığın sonucu varılabilecek bir yerdi.Açlığın tüm bedeni saran kabuğunu koparmak,benzer bir acının kanayan yerlerine çıplak elle dokunmak aynı yolun yolcusuydu.Tıpkı ölüm ile gitmek arasındaki aynılık gibi.Bu bir aşk olabilirdi yada büyük bir yazar sevdası...Kim bilir,gidilen yerde her ikiside bir arada olabilirdi.Ama gidilen yer neresiydi? Belki de cevap Orhan Veli'nin şu satırlarında gizliydi:

”Kimse Duymadan ölmeliyim/Ağzımın kenarında/Bir parça kan bulunmalı/Beni tanımayanlar/'Mutlaka birini seviyordu' demeliler/Tanıyanlarsa,'zavallı' demeli/Çok sefalet çekti.../Fakat hakiki sebep/Bunlardan hiçbiri olmamalı”

andacyazli@yahoo.com

10 Temmuz 2011 Pazar

Bir Kadın Yaratalım...

Bir kadın yaratabilseydik.Nasırlaşmış ellerin emektarlığı kadar sert,şehvetli inltilerin derin solukları kadar kararlı,zincirlerini kırmış bir boğanın debelenmesi kadar çevik olsaydı.Yılların gövdesine işlemiş sıkı düğümleri çözebilecek çeviklikte eller,bir bedenin en derin mahzenine dokunan dudaklar,yüreklerin el değmemiş duvarlarını çivileyen yüksek topuklar soylu zihinlerin küçük bölmelerinde bir kadın yaratabilseydi keşke...Herbir öğretinin yeni baştan,hiç olmadığı gibi ve olamayacağını düşüdüğümüz gibi tekrardan varedebilseydik...Birilerinin omuz üstünden birilerini gözetlemediği uçsuz bucaksız vadiler keşfedebilseydik soylu tarihimizde...Hepimizin bir tay gibi esnekçe koşabildiği vadiler..Ötekiler diye bir sözcük girmeseydi zembrek dillerimize.Bileklerimizin en kuvvetli çevirisiyle fırlatabilseydik üstünde 'ötekiler' yazan çakıl taşlarını.

O zaman tipik toplumsal ritüel haline dönüşmüş kadın cinayetlerini, üstümüzdeki bir örtünün atılması kadar hızlı bir biçimde atabilir miydik acaba?  Kayıtsızlığın en tehlikeli ormanlarında dolaşıp,vicdanları onaran bitkisel icaatların peşinde koşabilir miydik? Üç maymunu oynayıp burnumuza konan bir sineği kovar gibi savurabilir miydik sorumluluklarımızı? Sıranın hangi kadına geleceğini,hangi bedenin ayaklar altında ezileceğini,kimlerin en delikanlı kabarışların tutkusunda alevleneceklerini bekler,merak eder miydik o vakit? Kimsenin üsütünden atamayacağı,susamayacağı ve cevaplaması zorunlu bu soruların hakkaniyetle konuşulması gerektiğini bilmem kaçıncı kez tekrarlarmıydık 'biz' bilmem şu tarihte şu zamanın devrimini bekleyenler?

Şimdi şu fotoğrafa dikkatlice bakalım.Yarın sansasyonel haberlerin alnı kapatan saçları arasında unutulacak bir fotoğraf olsa da.Bakalım çünkü,bombardıman görselliğin zihin kuşatıcı cehenneminden bir şans kurtulabilir ve belki bilnçlatımızn en kaba haliyle ortaya çıkacağı bir kabus anını yakalayabiliriz umuduyla.Eril iktidarın şip şak gözlerimizin önüne örttüğü sis perdelerini aralayıp büyük çayırların özgür ülkelerine göz atabiliriz beklentisiyle...

Sonra hikayeyi öğrenelim.Tıpkı kırmızı çember etrafına alınan yaldızlı harflerle bizlere öğretilen hikayler gibi.Çocukluk anılarının hortlayan karanlık korkusunu hafifletmeye yönelik uydurulan baba masallarını dinler vaziyette.Şaşkınlığımızı bir celsede hafifletecek konu değiştirebilme kabiliyetimizi etrafdakilerimize göstererek...Belleğin tozlu eşayalarına merhaba diyen karanlık kilere bu hikayeyi de göndererek..

Daha sonra neden sorusunun bilnimez ufkuna selam göndererek olayı etraflıca ele alalım.Suçun bir hollywood filmi kötü karakterleri kadar ucuz bir karaktere yükleyerek sıyrılalım.Neden ve nasıl yolunun sınırlarını aşmamayı kodlayan yüce sistemimizin komutlarını yerine getirerek.Mağdur olanla yürümenin zararlı deneyimlerini eğitim sıralarımızda yüksek sesle haykırarak.Hemde gözlerimizden akan yaşlara engel olamadan.

Bir kadın yaratmışız..Bir kadının diri diri çocuğuyla birlikte yakıldığını bir yerlerden bu hikayeyi duyumsuyorum çıkarımlarıyla öğrenerek...Toplumun kendisinin tamda bu hikayeyinin özünü oluşturduğu gerçeğini unutarak...Devlet erklerinin kayalıkların arakasında kıs kıs güldüklerini kanıksayarak...Yeni cinayetlerin hunharca devamlılığının vaatlerine alkış tutarak...Bir kadın yaratmışız..Yarın yepyeni bir günde,yeni kayıtsızlıkların ve şaşkınlıkların ortasında öldürülecek olan...

Bir kadın yaratabilseydik.Nasırlaşmış ellerin emektarlığı kadar sert,şehvetli inltilerin derin solukları kadar kararlı,zincirlerini kırmış bir boğanın debelenmesi kadar çevik olsaydı...

andacyazli@yahoo.com

7 Temmuz 2011 Perşembe

Duvarın Ötesinde Hiçlik

Günlerdir Fransız yazar Jean Paul Sartre'nin, yaşamın duvarlarla ayrıştığı varlık ve hiçlik odalarında geziniyorum.Varlığın bir fazlalık haline dönüştüğü savını aklımda uzun süre yer ederek,hiçlik üzerinde kafa yoruyorum.Kafamda dolaşan soru;varoluşun özünü baltalayan toplumsallığın, varoluşu kavramayı zorlaştıran gücünün neler olduğu.Acaba,hümanist edinimlerin,sevgi-şevkat selinin,dayanışma aldanışının ve ahlaki değerler manzumesinin varoluş gerçeğini yok saymayı dikte ettiren fazlalıklardan ibaret olması mı? Düşünceler pınarının dehilizlerinde kaybolmamak adına,varoluşcu felsefenin tüm hayat pratiklerinin neresinde yer aldığı odağını, Sarte'nin 'Duvar' kitabında topladığı bir öyküden yola çıkarak anlamak isityorum.

Öykünün kitapta yer alan ismi 'Oda'.Hikaye;kurallarına göre işlnemiş sorunsuz birlikteliğin emekli yıllarını yaşayan bir çiftin ( Bay-Bayan Darbedat) konuşmalarıyla başlıyor.Yeni evlenen kızlarının şizofren bir eşle yaşamını dert edinmeleri üzerine,anne-babalık görevlerini yerine getirme güdüsüyle kızları Eve'nin evliliğini bitirme planlarını yapıyorlar.Bunun için de babanın kızıyla uygun bir şeklide konuşması gerektiği üzerine hemfikirleşiyorlar.

Kızları Eve'nin eşiyle mutlu ve ayrılma ihtimalinin imkansız olduğunu düşüncesini karşısında baba bir deli doktoruna danışıyor.Kızının eşinin deli olduğuna,tehlikleli ve uyumsuz bir yaratıktan başka bir işe yaramadığına,bunun içinde en sağlıklı yolun bir tımarhaneye kapatılmasından geçtiğine inanıyor ve bu yönde doktoru ikna etmeye çabalıyor.

Jean-Paul Sartre
Sartre'nin varoluşçuluğu ve toplum değerlerinin topyekün reddiyesi üzerine kurulu 'bireyci' paradigması tam bu noktada çekici güç haline dönüşüyor.Deliliğin,toplumun çizmiş olduğu sınırlar içerisinde 'tehlikeli' halinden yeni bir başkaldırı portresi çiziyor.Delilik ve normallik kavramlarının algısal inşasını yerle bir etmeye yönelik bu başkaldırı biçimi,ontolojik bağlamda bireyin toplum dışı özerk bir varlık olduğu kanısını üzerinden hareket ediyor.Toplumsal olan ile olmayan her bir etmeninin açık bir biçimde ayrıştığı 'Duvar' ların ötesinde,bireyin saf benliğine ulaşabilmesinin kavramsal engellerine dikkat çekiyor.Burada ütopik tabirinin aslen varoluşun çıplaklığını gizlemeye yönelik toplumsal yapıların ürettiği bir kavram olduğu,dolayısıyla rasyonel olduğu kabul edilenin irrasyonel olabilirliği savını algısal düzlemde yeşertmeyi ön kabul olarak resmediyor.Sartre'nin duvarlarını esasen,tarihin muzaffer silahlarını ve iktidar olanaklarını kullanarak varolan egemenliğin bir tür algısal faşizmine bir set koymaya yarayan metaforları olarak düşünmeliyiz.Sartre'ye göre duvarlar;yaşamın her bir evresinde bireyi zapturapt altına alan,iktidar çemberinin kıskacında etkisizleştiren ve onlara birer isim uyduran asıl düşmanlardır.Duvarları ören iktidarlarla mücadele öncelikle kavramsal mücadeleyi beraberinde getirir.Deli,hasta,eşcinsel,terörist vb. kavramlarının duvarların çok ötesinde,iktidar ve toplumsal dilden arınmış,özgür zihinlerde kurulan bir algılayışla kavramak mümkündür.Sartre;birey varoluşunun farkına vardığı ve toplumsal 'bulantı' yı her bir karede hissettiği anda fazlalık olduğunun farkına varacak ve yaşamın hiçbir anlamı olmadığını kavrayacaktır demeye getiriyor.

Sorulması gereken;söz konusu öykünün odağında yer alan şizofren eşin, duvarların ötesinde özgür bir yaşamın kapılarını araladığı ve deliliğin en 'tehlikeli',diğer yandan en 'normal' halini toplumsal duvarların çok ötesinde varettiği alanda bir başka kişiye gereksinimi olup olmadığı.Daha doğrusu tüm duvarlar ortadan kalkacağı zaman,insanlığın biraradalığa daha da öteye gidersek yaşamaya (varolmaya) ihtiyacının olup olmadığı.

andacyazli@yahoo.com

5 Temmuz 2011 Salı

Aynalar

Yedinci Kıta (Michael Haneke)
Gelip geçen vücutlara çarpmadan,kayıtsız, başı yukarıda hızlı adımlarla yürüyebilme otonomluğudur biraz da modernleşme aynası.Kalabalıkların mevcudiyetini çevik bir alaycılıkla itmek kadar,kalabalığın tasasını istemeden de olsa omuzlarında taşıyabilme zorunluluğunu barındırır içinde aynalar.Aynalar yansımasını;kalabalık içinde 'ben' ile,kalabalık dışında 'ben' in aynı potada tek 'ben' bileşimine evirebilme dayanağından alır.Bu biraz da,kollektif olanla olamayan arasında sunni bir çatışma ortamı yaratır.Çatışmadan arta kalanlar daha çok yansımadan gördüğümüz kalabalık içinde koflaşmış bir birey fetişizmidir.

Bireysel özgürlüklerin en ideal toplumsal sözleşme temelinde korunduğu liberal toplumlarda,özgürleşme algısı tam olarak bu duruma tekabül eder.Kutsal mertebelere ulaşmış aile,din,ahlak vb. barınaklarından sıyrılabilmeyi ve yüksek iradesini kullanarak kararlarını bir başına verebilmeyi elzem kılan bireysellik, özünde öz-benliğe ulaşabilmeyi amaçlar.Özgürleşen birey onu kuşatan kurumlardan özgürleştiği kadar,birey olabilmenin sunni yordamlarından da bir o kadar özgürleşmiş kişidir.Peki,sunni yordamları yaratan saikler nelerdir? 

Sunni yordamlar; bireyselliğin yada özgürlük arayışının malzemelerini yine belli otoriter ve kısıtlayıcı yapılar etrafında kullanır.Bireyin kökten özgürlüğü kutsanırken,bir başka yandan bireyin prangaları yaratılır.Birey etraflıca ve geniş bir huzur ile birlikte kalabalıklarda yürürken,müzmin olarak kalabalığın içinde kendi yalnızlığına doğru savrulur.Dokunmadan,başı dik ve hızlı adımlarla yürüyebilmek yaratılan sunni bireyselliğin kibirli tavırları olduğu gerçeği kadar,birey fetişizminin boşluğunda tutunacak hiçbir dayanağın olmadığı gerçeğini de ifşa eder.

Bu rotada yaratılan ve kendini sürekli tekrar eden bireysellik algısı,yalnızlığı ve yabancılaşma edinimleri vahşice içinde barındıran unsurları yaratır.Dokunmadan,rutinleşmiş ve tekdüze yaşam kalıplarını bireycilik adı altında servis eder ve idealliği bu kulvarda aramaya başlar.Böylece;kalabalıklar içinden sıyrılmaya çalışmak,dokunmadan ürkek ve kayıtsız yürümek,yalnızlığın ağır kasvetinde yaşlanmak ve rutinleşen günlük ritüelerin kıskacında yaşamaya mecbur eder.Aynaların karşısında beliren iki farklı benliğin aldanışı;özgürlüğe giden yolda çırpılan takma kanatların duyarsızlılığını yaratır.

Michael Haneke'nin 1989 yapımlı 'Yedinci Kıta' filmini tekrar hatırlarsak ve gündeliğin sakin,tasasız ve müzmin yakarışının nelere gebe olabileceğini tartarsak belki anlayabiliriz sunni özgürlük fetişizmini.

andacyazli@yahoo.com

1 Temmuz 2011 Cuma

Edvard Munch ve Delilik

Ruhsal devinimlerin hoyratça,hunharca yalpalanmaları en gündelik ve olağan zamanlarda meydana gelir.İnce olduğu kadar tekinsiz ve sisli bir çizginin yollarıdır çöküntüler.Biraz da delilik ve normalliğin iç içe girdiği,bütünleşemeden parçalara ayrıştığı zamanlardır çöküntüyü yaratan.Deliliğin sınırları normal addedilen kıstaslar temelinde çizilir.Nevrotik yaşamların normalliği kollektif dayanışmadan ötürü gelmez mi? Diğer bir deyişle,delilik tamda kollektivizmin oyunlarında yer almak istemeyen bireyselliğin sıradaşlığın da başlamaz mı? Öyleyse algısal zeminde yer alan/aldığı düşünülen tüm 'normal' ritüellerin,bir tür deliliğin başlangıcına giden patolojik edinimler olduğunu söylemek çok mu abesle iştigal olur?


Şimdi geilin Edvard Munch'un deliliğin en duru,cinnettin en duyarsız,normalliğin en pak resmini resmettiği 'Çığlık (Skrik,1893)' tablosuna bir bakalım.Tüm oyunların en ince kuralına göre işlendiği,ağların sıkıca örüldüğü,normalliğin parlak,hareketsiz ve sessiz bir çehrede soluk aldığı bir anın kıyılarında dolaşalım.Kalın çizgilerin en kaba ve hoyrat biçiminde baskı renklere büründüğü o anlar,normalin dünyasından kopuşun en kadim haykırışlarını fısıldamıyor mu kulaklara? Herşeyin aynı akışkanlıkla sürdüğü modern duvarların içinde sessiz bir çeviklikle hareket eden tılsım etkilerin bağrında; seslerin kimselere ulaşmadığı,yankıların boşluklarda eridiği gerçeği karşısında sarsılmıyor mu insanlık?

Şehirlerin herhangi bir yerinde,herhangi bir zamanında ve herhangi bir bedeninde kopan çığlıklar,hep oyun dışı kalan bireylerin 'zavallılıkları' şablonunu çağrıştırmaz mı bize? Çığlıklar,oyunu yöneten ve oynayalar için tehlikeli ve geçişken deliliklerdir çünkü.Kopan çığlıklar,gündeliğin hoş beş ve dingin renklerinde hep bastırılır.Bastırılanlar,ruhsal sinyallerin sınırsız ve otonom renkleridir.'Çığlık'ın bir volkan patlamasını andıran dışavurumculuğunu en 'bohem' kıvılcımlarla resmeden koyu-kırmızı renklerdir.Çığlık anıyla birlikte sıkışmışlığın ve huzur pespayeliğinin maviliğine karşı,başkaldırının kırmızısı kutsanır.Kırmızı;hayatı olduğu gibi kabul edenler dünyasında asla yer alamayan,arkada yürüyen iki kişinin gri tonda kasvetli mutluluğuna el değmeyen noksalığıyla gökyüzünde billurlaşır.

Munch'un ölümsüz tablosu 'Çığlık'ı bir tür deliliğe övgü olarak mı okumalıyız? Bana sorarsanız biraz da öyle.Deliliğin; toplumsal nevrotikliğine karşı normalliği en özgür biçimde kullanan yanını sürekli hatırlayabilerek belki de.Her çığlık sonrası yeniden normalleşme yılanına değil de,normalliğin yılanlarını öldürerek...Çığlıkları haykırarak...

andacyazli@yahoo.com

28 Haziran 2011 Salı

Ortak Payda(lar)

Birkaç günlük İstanbul gezisinde karşılaştırmalı fikirler kaldıraçında sallanıyordum.Ortak paydanın varettiği mekan ve toplulukların ince çizgisinde yürüyebilmenin zorlukları beni bu yazının başına oturtturdu diyebilirim.Şehir prototipi diyebileceğimiz bir kollektif ürünün bileşen tüm unsurları her bir yerlerde ortak paydayı oluşturuyordu sanki.Neydi herkesi ortak paydada buluşturan düşünceler ve eylemler? Ortak paydayı nesnel gerçekliğe erdiren kıstaslar nerede başlar,nerede biterdi? Ortak paydaları kurumsallaştıran güç, evrensel bir misyona sahip olmasından ötürü mü geliyordu? vb. soruların cevapları biraz da 'modernleşme' serüveninin şehir izdüşümlerini oluşturmaz mıydı? Benim ilk aklıma gelen şey ise,insanların kültürel ve yaşamsal edinimleri spesifik olmadığı ölüçüde anlamlı ve güvenli olmasıydı.Ortak paydayı yekpareleştiren normlarda tam olarak kendini başkalarıyla güvenli hissetmekten ötürü oluşan bir sendrom gibiydi.

Yönetmen Kutluğ Ataman'ın 'Aya Seyahat' belgeseli vasıtasıyla Nihal Bengusu Karaca ile gerçekleştirdiği söyleşiyi izlerken,Ataman'ın 'ortak payda'yı tanımlama biçimi dikkatimi çekmişti.Evrensel geçerliliğe sahip bir 'fast food' olgusu üzerinden insanları tek bir zeminde toplayan ritüellerdi söz konusu tanımlama.Tartışma; sanat ve sanatçı paydasında kavramsallaşırken 'fast food' olgusu çif kutuplu bir çıkarım elde etmemizi sağlıyordu.Şöyle ki,genel-geçer kabul görmüş ve beğeni kriterleri standartlaştırılmış bir yemek kültürü, bir taraftan kitlelere kollektif güven aşılarken,bir taraftan da bu kollektif çabanın dışında oluşan kitleye 'marjinalleşme' tehtidi savuruyordu.Bu çift ama kendi arasında paradoks ikilem 'ortak payda'nın sınırları içerisinde kaldığın ölçüde güvedesin izlenimi yaratıyordu.Bu şekilde oluşan 'marjinal' topluluğun da yine kendi sınırlarında 'ortak payda' yı bulması söz konusu olabilirdi.Yada spesifik buluşma noktaları diğer 'ortak payda'lara karşı bir başkaldırı biçimine dönüşebilirdi.Kutluğ Ataman kendi sanat yaşamını ve tutumlarını anlatırken 'marjinal' bir sanatçı topluluğun oluşturduğu 'ortak paydalar' inşa etmenin kaçınılmaz bir entellektüel tavır olduğundan dem vuruyor ve her şeklide 'ortak payda'ya karşı 'marjinal ortak payda' fikriyatını yeşertmemizi öneriyordu.

İstanbul gezisini özel kılan nokta, bu iki taraflı 'ortak payda' bir arada şaşılacak bir yakınlıkta varolabilmesi.Mekansal boyutta ele aldığımızda görünür olan bu birliktelik,sanki insanların halat-i ruhiyesine de yansımış durumda.Bu düşünceyi kanıtlar nitelikte olduğuna inandığım kültrel ve sanatsal dinamikler, İstanbulun kendini sürekli yenileyen aynı zamanda iki ortak paydayı farklı tezahürlerle oluşturabilen ontolojik yapısndan alıyor.

İstiklal caddesinde umursamaz bir kalabalığın ayak sesleri,Cihangir'in entellektüel ılıklığıyla yudumlanan içkilerin mekanları,Fatih'in açık bir muhafazakarlık portresi,Tarlabaşın'da tekinsiz bir atmosferin sarsıcı deneyimleri 'ortkak payda'ların savrulduğu yelpazeyide keşfetmemizi sağlıyor bir yandan.Modernleşme dediğimiz hızlı ve yakıcı serüveni de biraz bu 'ortak payda' larda aramak gerkemiyor mu?

Burada kritik olan bir diğer soru ise oluşan tüm 'ortak payda' ları uzlaştırma girişiminin ne denli gerçek ve sağlıklı olduğu noktasıdır.Bellli alanlarda bu mümkün olabilir.Fakat uzlaştırma eğilimi de her bir ortak payda normlarını diğer ortak payda dinamiklerine nüfuz ettirme çabası doğurabildiğinden,bir tür otorite çağrışımını beraberinde getirebilir.Öyleyse toplumsal meşrutiyetini oluşturan ortak paydaların,diğer marjinal ortak paydalar üzerinde bir tahakküm kurmadan gerçekleşmesinin yolları aranmalıdır.Böylece modernleşme serüveni İstanbul gibi bir şehirde farklı kültür ve normların gelişmesine katkı sağlayacağı gibi,tekdüze insanlığın da 'tek söz' sahibi olabilmesini engelleyecektir.

andacyazli@yahoo.com