16 Nisan 2011 Cumartesi

Bizim Büyük Çaresizliğimiz

Bizim Büyük Çaresizliğim'i izlerken çaresizliğin; kabul görür davranışların önünde yılgın,yitik bir o kadar cesaretten yontulmuş, çıplak gövdenin toplumsallığa siper edilebilirliği kadar isyanı sönük bir kavram olduğunu düşündüm.Büyümek ve yetişkin olmanın kalıpları katılaşmış,formülize edilmiş bir toplumun, beklentilerini yerine getirememenin çaresizliğini tek bir bedende hisseden iki yetişkinin yılgınlığı bahsettiğim.Yetişkinliğin sorumluluklarına karşı, içinde gençliğin ve çocukluğun saf kıpırdanışlarını besleyen,neşenin hüzne yenik düştüğü bakışların paylaşılmışlığını yaşayan iki dostun,tek bir sahnede açığa çıkan çaresizlikleri.Çetin'in Ender'e sevdiği şarkıyı dinletirken göz göze gelişlerindeki hüzünle gizli sevincin bizi, çaresizliğin kollektifleştirdiği ruhları aşk ile dostluk arasındaki grifit ilişkinin sınırlarında gezdirirken,sevgiye susama ve büyümenin getirdiği sorumlulıklar üzerinde düşünmeye sevk ediyor Seyfi Teoman'ın Barış Bıçakçı'nın romanından uyarladığı yeni filmi.

Aşk ve Nefret'in Savruluşu

Kamera, telaşsız hareketleriyle odaların ve evin her bir köşesinde aşk ile nefretin uyumsuzluğunu ararken,Çetin ve Ender'in geçmiş ile şimdiki arasında sıkı sıkıya tuttukları iplerin zaman zaman hızlıca iki tarafa savruluşuna tanık oluyoruz.Bu savuruş, neftetin hırçın profilini canlandırıken,çatışmanın şimdiki hale dönmesiyle yerini geniş bir huzurun dinginliğine bırakıyor.Çetin'in Ender'e çay getirirken ki sahnede,Ender çayın içindeki ıhlamurdan rahatsız olduğunu belirten birşeyler mırıldandığı sırada,Çetin Ender'e; eski kız arkadaşının alışkanlıklarından arınamadığı,1 Mayıs eylemine gitmesinin de bu zavallılık belirtisine karşılık geldiğini söyleyen sözleri büyük bir öfkeyle sarf ediyor.Buna karşılı Ender yine bu kulvarda Çetin'e benzer suçlamalarda bulunuyor.Kısa bir süre sonra tüm bu öfke,nefret ve çekememezlik yerini sakinliğin ve dostluğun şimdiki halini kabullenmiş çaresizliğine bırakıyor.Söz konusu iki sahne,filmin bütününde çaresizliğin toplumsal sistemin çizdiği sınırlar içinde kabullenmeyişin ve şimdiki zamanda büyüyememenin hırçın çocukluğunu en iyi tespit eden nitelikte.

Ender ve Çetin'in kurduğu dünyaya,annesini babasını bir kaza sonucu yitirmiş ve onun yüküyle baş etmeye çalışan Nihal katılınca,ikilinin sevgi,sevgisizlik,paylaşım ve çocuklukla örülü yaşamlarının hızlı bir biçimde yer değiştirdiği,bunun sonucunda büyümenin sancılı sürecine hapsolduklarını anlıyoruz.Nihal'in gelmesiyle birlikte,onun evin içinde varlığını kendi yaşamsal alışkınlıkların beyhudeliği ile karşılaştıran ve her karşı karşıya kaldıkları sürede sorumlulukların sarsıcı duvarlarına çarpmaları,bunun sonucunda yetişkinliğin gerektirdiği büyümenin evrelerinden geçmelerine tanık oluyoruz.İki yakın dostun,aynı kıza (yani Nihal'e) aşık olmasıyla somutlaşan bu durum,anaakım geleneksel anlatımın aynı kızı elde etmek için birbirleriyle savaşan erkeklerin klişesini yerle bir edip,iki dostu bu durumla başetmeye zorlayan bir paylaşım ilişkisine sokuyor.Filmin ve romanın bu yönde derin bir yol ayrımına girmesi,filmin başlarında kurulan çaresizlik olgusunu temellendiren ve bu yönde toplumsal çaresizliğin ilişkiler yumağını çözen bir anlayışa sahip olmasından kaynaklanıyor.

Oyun Dünyası ve Kopuş

Ender ve Çetin'in aşık olmalarıdan ötürü geliştirdikleri davranışlar,ikilinin geçmişlerinde ve şuaki hallerine sirayet etmiş çocukluk tavırlarının,birlikte hareket etme ve paylaşım tutumlarının açığa çıktığı bir dönüm noktası oluyor.Bireysel özelliklerin farklılıkları,örneğin Ender'in entellektüel ve şair yanının Nihal ile yakınlaşma sürecinde belirleyici faktör olması ve bu özelliğin en ufak kırıntısının Çetin'de olmamaması bile hiç birşeyi değiştirmiyor.İkili büyümenin ve yetişkinliğin aşılmaz düşündükleri duvarlarını her tırmanışlarında düşüp,tekrar birbirlerine tutunuyorlar.Nihal ise anne-babasının ölümünün ağır sancılarıyla yüzleşmesi,hamilelik,kürtaj gibi olaylar karşısında hızla büyüme ve yetişkinliğe adımını attığı her esnada,Ender ve Çetin bu gidişe ayak uyduramama ve geçmişin çocuk ruhunun hafifliğinden kurtulamamaları ile billurlaşan bir hayalkırıklığı içinde kalıyorlar.Ender ve Çetin'in yetişkinliğe geçişte Nihal ile hiçbir paralelllik taşımayan durumların ağır yükü karşısında,Nihal ile kopuşun vurucu gerçekliği ile yüz yüze kalıyorlar.Nihal toplumsal sistem ve değerlerin beklentilerine uygun büyümenin gerekliliğini yerine getirdiği ve artık eski Nihal olmadığı için 'gerçek' yaşamına yani abisinin yaşadığı Berlin'e geri dönüyor.Ender ve Çetin ise,çocukluğun kalıntılarını ortaya çıkaran,yetişkinliğin içine almadığı oyun dünyasının içinde kaybolmak adına Langırt masasını eve taşıyorlar.

Ender ve Çetin'in dört duvar arasında çocukluğun ve oyun dünyasının tasasız,dertsiz ve heyecanlı dünyalarına kapılırlarken,bize de şu iki soruyu sormak düşüyor: Çaresizliğimiz, kapitalist bireycilik karşısında kendi Langırt masasını kurup,yetişkinliğin normlarını reddeden,ona karşı başkaldıran pasivize bir eylem biçimi olabilir mi? Yoksa bizim gerçekliğimizi oyun masalarına mahkum eden,çocukluğun saf gerçekliğinde kalmasını isteyen ataerkil düzenin kendisi mi?


andacyazli@yahoo.com

14 Nisan 2011 Perşembe

Festivalleşen Sinema (3)

İstanbul Film Festivali'nin bünyesinden  tür,olgu,hikaye ve yönelim olarak ayrılan bölümlerin her birinin varlığı,kendi alanında bir tutarlılığı sağlıyor.Tek başlarına sadece bir film olma özelliğini taşıyan yapıtlar,temsil ettikleri bölümler sayesinde kimlikleşirken ,derdini daha billurlaşan bir noktaya çekebiliyorlar.Bu yönde, birçok bölümün arz-ı endam ettiği filmleri genel analize tabi tutma eğilimi,eleştirmenler ve izleyiciler açısından da kolaylık sağladığı aşikar.Festival bünyesinde kategorize edilen bölümlerin ve bu bölümlerin dayanaklarını oluşturan filmleri,ayrı başlıklar altında incelemeye çalışalım.

Press,Kar Beyaz ve Zefir 


Festivalin bölümlerinden birini oluşturan 'Türkiye Sineması 2010-2011' geçen yıl ve bu yılın çeşitli festivallerinde gösterilmiş türk sinemasından kapsamlı seçkiler sunuyor.Geçen yıl Antalya Altın Portakal Film Festivalin'de izleyiciyle buluşan 'Press' bunlardan bir tanesi.Film,1990'ların ortasında Diyarbakır'da bir grup gazetecinin yaşadıklarına odaklanıyor.Özgür Gündem gazetesini hergün bir dolu tehtit,korku ve baskı ortamında çıkarmaya uğraşan bir avuç cesur insanın hikayesi kısaca.Bu kapsamda gösterime sunulan bir diğer önemli film 'Atlıkarınca'.Ensest gibi 'tabu' bir olgunun psikolojik ve toplumsal boyutlarını deşifre etmeye niyetlenirken,izleyicinin duygusal tepkimelerine uygun bir ahlak dersi niteliğinde finalle sonlandırıyor hikayesini.Sabahattin Ali'nin kısa öyküsü 'Ayran' dan uyarlama 'Kar Beyaz' ve Belma Baş'ın ses getiren 'Zefir' de diğer önemli filmlerden.

Dünya Fesitvallerinden Yıllara Meydan Okuyanlar


Torino Atı
'Dünya Fesitvallerinden' adlı bölümde karşımıza çıkan;Cannes,Berlin gibi önemli festivallerde ilk gösterimlerini yapmış,eleştirmen ve izleyici nezdinde belli ölçüde başarı sağlamış filmler  göze çarpıyor.Bunlardan ilki,2010 Berlin'de En İyi Film ve En İyi Kadın Oyuncu ödülleriyle dönen İran filmi 'Bir Ayrılık'.Bir diğeri,usta Macar yönetmen Bela Tarr'ın kırbaçlanan bir atı korumaya çalışan ve bunun sonucunda ağır psikolojik rahatsızlıklra sürüklenen Nietzsche'nin hikayesini anlattığı 'Torino Atı'.İki sene önce yine IFF kapsamında 'Tony Manero' filmi ile  tanıdığımız Şili'li yönetmen Pablo Larrain'in 'Morg Görevlisi' öne çıkan diğer filmlerden.

Festivalin en önemli bölümlerinden biri olduğunu düşündüğüm 'Yıllara Meydan Okuyanlar',başarısı tescillemiş,hikaye anlatım ve teknik yaratıcılıkları ile çığır açmış yönetmenlerin filmlerine soyunuyor.'Anna ile Dört Gece' filmi ile yakın zamanda tekrar sesini duyuran Jerzy Skolimovski'nin 'Ölümüne Kaçış', bir Afkan mültecinin hayata tutunma çabasını konu edinirken, yakın zaman önce O'Horten ile kendisi tanıtan Norveç'li yönetmen Bent Harmer'in yeni filmi 'Yeni Yıl' yine benzer sularda yürüyen hikayesiyle bu böülümde kendilerine yer buluyorlar.

Buluşma Evi


Sinemanın genelde aykırı,biçimsel olarak tabir edilen filmerin oynatıldığı 'Mayınlı Bölge',sinefillerin ve deneysel nitelikte filmlerin keşifçiliğine soyunanların yine gözdesi olucağına benziyor.Festivalin 'İsimsiz' bölümünde ise 12.İstanbul Bianel'in düzenlediği bir program göze çarpıyor.Sinema ve siyaseti buluşturma gayesi taşyan bu bölüm,özellikle 'Paris Komüni' ile öne çıkıyor.

İstanbul Film Fesitvali,içinde barıdırdığı bölümler, farklı tür ve biçim denemelerinin varlığı ile şekillenen sinema hassasiyetini en üst düzeyde tutmayı başaran ender etkinliklerden bir tanesi.Kuşkusuz bu gücü,dünya sinemasının geçirdiği evreler,kırılmalar,diyalektik ilişkiler bağlamında kurumsallaşan yapısından alıyor.200'ü aşkın filmin gösterildiği ve her filmin tarihselliğini kendisiyle birlikte ilan ettiği,tarihselliğinden aldığı ve koruduğu parçalarıyla bütünselliğe kavuştuğu buluşma evi gibi.Şimdi o evin içinde sayısız hayal nesnesiyle ilişki kurma,dertleşme ve paylaşma zamanı.

İyi Seyirler.

andacyazli@yahoo.com

9 Nisan 2011 Cumartesi

Festivalleşen Sinema (2)

Türkiye sineması 70 lerin ikinci yarsından 90'ların ortasına kadar ki süreçte,yeşilçamın mekanik üretimi ve  erotik furyanın bayağı filmleri arasında sıkışan genel yapısından bir kopuş gerçekleştirdi.Önceki yazımda bu dönüşüme doğrudan etki eden iki önemli nokta üzerinde durmuştum.Bunlardan birincisi darbe yılları ve onun getirsi toplumsal baskı mekanizmalarının varlığı,diğeri ise 68 hareketinin tüm dünyada yankılanan özgürlük ve demokrasi hareketiydi.Her ne kadar bu iki gelişmenin kronolojik,mekansal,ideolojik ve nüfuz etme gücü bağlamında farklı aktörler ve dinamikleri de beraberinde getiren çeşitli yönleri olsada, Türkiye sinemasının gidişatını etkileyen direkt unsurlar olduğunu rahatlıkla iddia edebiliriz.

Dünya üzerinde yaşanan hareketlenmeler,özgürlük talepleri,sosyalizm,toplumsal muhafazakar ahlak ve mülkiyet değerlerine karşı gelişen öğrenci hareketleri gibi doğrudan sanat ve sanatı icra etmeyi etkileyen gelişmeler, Fransa Yeni Dalga akımının entellektüel baharını hazırladı.Sadece sinema ve film yapma ile sınırlı olmayan,sokağı mekansallaştıran ve isyana kucak açan bu anlayış, özünde isyanın fitilini sanatla yoğurmaya dayanıyordu.Bir başka deyişle isyan ve devrimin sokak adrenalisini,sanatın derin kuytusunda hazsal dinginliğe bırakan,sokağa yön veren bir anlayıştı.

Türkiye sinemasının tarihsel gelişimi,kimlikleşme süreci ve alternatifini yaratan öznel dinamiklerini ortaya koyması üzerine analizlerde bulunurken,arka planda gelişen toplumsal hareketlenmeler,sanatın evrensel değişimsel ve etkileşimsel gücünü göz ardı etmek bugüne dair festival ruhunu,daha özel olarak İstanbul Film Festivali'nin dayandığı düsturları anlamak açısından pek mümkün görünmüyor.Dolayısıyla,IFF'nin ortaya çıkışını sağlayan alternatif seyirci tipolojisinin bağımsızlaşması ve kendi sokak sanatını hiç olmazsa içsel olarak hazırlaması açısından önemlidir.Bağımsızlaşan bir sinemanın kendi dilini bulması,dünya sineması ile her yönlü etkileşim rüzgarına kapılması,sinema sanatını genç kuşaklara aşılama gayesi taşıması gibi sinema hassasiyetleri adı altında toparlayabileceğimiz  sayısız olgu, işlevini bu tarihsel gelişime borçludur.Festivalleşerek sinemayı anlamak ve icra etmek,bu türde hassasiyet kaygısı taşıyan seyirci tipolojisiyle mümkün olabilir.Seyirciyi alternatifleştirme ve sinema persektifi sunma ise genel olarak sinemanın festivalleşen bir kurumsallığa erişmesi,daha da ileriye götürürsek toplumun festivallleşmesi ile mümkün olabilir.

Bu anlamda Fransız Yeni Dalga akımı tam anlamıyla sanatın ve toplumun festivalleşmesi projesi üzerine şekillendiğini düşünenlerdenim.Türkiye'nin darbe yılları ve metaforik anlatımı zorunlu kılan sansür duvarlarının, bu yönde bir bağımsızlaşma ve festivalleşme girişiminin de ayrıca tetikleyicisi olduğu kanısındayım.İstanbul Film Festivali'nin 30.yılına özel program içeriğini; ticari sinemanın dar kalıplarını kıran alternatif sinema örnekleri ile irdelemek,söz konusu sinema hassasiyet duvarlarımızın nasıl sağlmalaştırılması ve korunması üzerine daha çok kafa yormamızı sağlayabilir belki.Sonraki yazımda bunun üzerinde durmayı düşünüyorum.

andacyazli@yahoo.com

7 Nisan 2011 Perşembe

Festivalleşen Sinema (1)

İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından bu yıl 30.'su düzenlenen İstanbul Film Festivali şu sıralar tüm hızıyla devam ediyor.Festival başlamadan önce böyle bir organizasyonun Türkiye sinema tarihindeki önemi ve korkutucu hızla gelişen 'sinema tüketimi' ne karşı entellektüel üretim ve hazzın yaşatılmasında ki yegane güç temsileyiti üzerine bir yazı yazmak istiyordum.Ama araya başka yazılar girdi ve sonuç itibariyle geç kalınmış bir festival yazısı yazmak zorunda kaldım. Şimdi tüm olası dezavantajları bir kenara koyup,biraz uzaktan IFF ve 30.yılın program üzerine tarihsel arka fonu kullanarak yoğunlaşmak istiyorum.


Fransız Yeni Dalga ve 68

François Truffaut
30.yılın heyecanına kapılmadan önce IFF'nin 1982'den beri süregelen tarihine bir göz atmamız elzem ve mecburi bir hassasiyet gibi gözüküyor.Bugün Türkiye sinema serüveninde ayrı bir başlıkta incelemesi gereken en önemli sinema etkinliğinden söz ediyoruz nede olsa.70'lerin ortasından 80 darbesine kadar yaşanan toplumsal dalgalanma ve çatışmaların ışığında, Türkiye sineması biraz da 'kimlik' kazanma kaygısının üzerine şekillendi.68 hareketinin Fransa'dan tüm dünyaya akın akın yayılan özgürlük ve eşitlik arayışları dünya sinemasının sisli ve karanlık yoluna pusula koyarken,Türkiye sineması da gerek 68 hareketinin dış etkisi gerekse de yerel hareketlenmelerin etkisi altında kendi ontolojik yapısının kurma gayretindeydi.Fakat Avrupa'da yaşanan özgürlük hareketinin Avrupa sinemasına sağlamış olduğu katkı ve diğer ülkeleri saran etkisi Türkiye sinemasında kalıcı değişimler yaratacak kadar güçlü bir unsur olamamıştır.

68 hareketinin dünya sinema literatürüne armağan ettiği 'Fransız Yeni Dalga' akımının, yenilikçi ve genel-geçer sinema pratiklerini radikal bir formatta karşısına alması ve bu yönde geniş bir entellektüel kitle yaratarak birçok genç yönetmeni rüzgarına katması,söz konusu özgürlük hareketinin sinemasal izdüşümünü yaratan en önemli unsur olarak karşımıza çıkmakta.Fransa'nın ünlü sinema dergisi Cahiers du Cinema'ya yazılar yazarak başlayan akımın önde gelen isimleri; François Truffaut,Jean-Luc Godard,Eric Rohmer gibi sinemacıların eşiliğinde sinemada geleneksel dramatik yapı ve hikaye anlatımı yıkan devrinsel bir sinema hareketinin dalgalarını yaratan bu isimler,Türkiye sinemasının kabuk değiştirme sürecinde önemli payandaları oluşturacaklardı.


Kimlik kazanma ve Darbe ile Yeniden

Türkiye sineması, 70 lerin başı ve ikinci yarısında Yeşilçamın fabrikasyon filmleri ve Aydemir Akbaş ile özdeşleşen bir erotik furyanın kıskacında kaldı.80 darbesinin yıkıcı etkisiyle birlikte toplumsal baskı ve basın üzerinde sıkı sansür uygulamaları gibi nedenlerden ötürü 'toplumsal gerçeklik' temalı, darbenin birey ve toplum üzerindeki travmatik etkileri gibi konular üzerine azda olsa bir eğilme gözüktü.Ömer Kavur'un 1987 yapımı 'Anayurt Oteli' bu refleksin bir tür dolaylı yansıması olarak karşımıza çıktı.Darbe ve totaliter yönetimin tüm halk üzerinde tehtih yaratan korku rüzgarı,Türkiye sinema hareketinin toplumsal gerçeklik temasına yönelimin tetikleyicisi olmuştur.

Buradan hareketle İstanbul Film Festivali'nin tüm bu gelişmler ışığında doğuşu ve 68 hareketinin iz bırakan akımlarını kucaklayan yeni bir sinema dili inşa etme süreci ve Türkiye sinema tarihinde ticari kaygıların edigen yapısna karşı yenilikçi,özgür ve entellektüel kaygının başat oladuğu bir sinema hareketinin öncülüğü üstlenmesi üzerine kaldığım yerden  devam edeceğim.

andacyazli@yahoo.com

3 Nisan 2011 Pazar

Ağaç Dalı Kompleksi

Yusuf Atılgan
Kaç gündür zihnimi kurcalayan sinemanın dört duvar arasına sıkışmış özgürlük haykırışlarını, şu günlerde sürmekte olan 30. İstanbul Film Festivali (IFF) ışığında irdelemeye çalışacaktım.Ama olmadı.Yusuf Atılgan'ın modern başyapıtı 'Aylak Adam' ı okumakta olan herkes önceliği böyle bir gücün pençesine teslim ederdi.Aylaklığın toplumsal değer ve inançların  ikiyüzlülüğüne karşı olan savaşımının fırtınasına kapılmamak ve olan biteni salt roman sosunun ağızda bıraktığı naif tatlı konforuyla açıklamak mümkün görünmüyordu.

Yusuf Atılgan bu romanında,aylaklığın manifestosunu çizerken;yaşam yolculuğunun süslü-yapay nesnelerinin kof ve köleci çöplüklerini elinin tersiyle iten bir karakter üzerinden nihilizmi inşa ediyor.Ama buradaki nihilizm boşluğun,boşvermişliğin tipik bir güzellemesi olarak değil,daha çok doğu nihilizminde saklı olan umut parçacıklarını çekip romanın bütünüyle sentezleyebilen bir nihilizm.Hal durum böyle olunca günlerini sabahtan akşama kadar tenha sokaklarda,Maçka tramvayının kalabalık iş dönüşlerinde,pastane ve kahve köşelerinde,fakülte koridorlarıda tüketmekte olan bir bedenin arayış ve düş kırıklığı arasında yalpalayan halinin gel-gitlerini yaşıyoruz.Karakterin bir adı bile yok.Atılagan onu C.diye tanımlıyor.Kalabalıkların telaşlı adımlarına,üç çocuklu huzurlu aile yaşamlarına,riyakarlığın mecburiyetine onun yaşamında yer yok.O bilinmeyen,yaşamamış ve boşluğun yekpareleştirdiği bir hayalet bu toplumda.

Mevsimlerin ayrıştırdığı her şey gibi,bir benliğin birbirleriyle amansız çatışmaların varettiği,yaşamın en mühüm kanıtı; duygu,düşünce,aşk,düşler ve ihtiras dalgalanmalarının ortasında bir dibe bir yüzeye çıkan yorgun bir karakter C.Yalnızlık senfonisinin kulağını her gün tırmaladığı boğucu,soğuk,uğultulu sokaklarda ruhunu tamamlayacak gerçek sevgiyi aramanın yılgınlığını şakaklarında kuvvetlenen bir ağrıyla  duyumsayacak kadar acılı,kendisine aidiyet duygusu veremeyen bir coğrafyanın tek tipleştiren düşlerinin arkasında sinsice gezinen,hemen bir açığı görse/hissetse sarılıp beden ve ruh esintisinin özgür hırpalıyışlarına  bir 'sevgi' yi, 'aşk' inşa edecek kadar mücadeleci,yılgınlığın hunharca eriten,yok eden zaafların,gözsterişin,metanın kibriyle zehirlenmiş statik insanlığın peşinden gitmeyecek kadar da devrimci bir karakter var karşımızda.

Bütün çağların trajedisini ruhuna yayılan dinginliğin ve huzurun gölgesinde hissedebilen bir karakter C.Ona sevgilisi tarafından en sevilen ressamın kim olduğu sorulduğunda,tereddütsz Van Gogh cevabını verebilecek kadar içinde tarjedileri saklıyabiliyor mesela.Çünkü onun toplumsal bütünlülüğnü sağlayan,anlam katan ve ayrılmaz kılan bir organın zarafetinden kopma cesareti gösterebilmiş biridir diyor Van Gogh için.Ressam sevgilisi ise akıl hastanesinde çizdiği resminde kulağını saklayabilecek,ona bir tür eksiklikten doğan kompleks ve zaaf yükleyebilecek kadar korkar biridir diyerek karşılık veriyor.Meselenin tüm ana gövdesi bu ikilemin hayat karşılığı/ayrılığı paradoksunda yatıyor.İnsan herşeye bunca karşıyken,kendisine de karşı olmadan nasıl sürdürebilir bir karşı yaşamı?

C'nin ve ressam sevgilisinin (C'nin tüm ilişkilerini içine alan geçmişide buna dahil) kafasında asla tükenmeyen bu karşılıklı savaşı C, Ağaç Dalı Kompleksi ve Kumda Yatma Rahatlığı ikilemininde ortaya seriyor.Bu farklılık genel olarak 'Aylak Adam'ında özetini ortaya koyan bir nitelikte ”(...) Bütün çağların trajedisi bu,'Kumda Yatma Rahatlığı ve Ağaç Dalı Kompleksi'.Şimdi kumda yattığım için kuyara diyorum.Daha da genişletilebilir.Kuyara (Kumda Yatma Rahatlığı),alışılmış tatların sürüp gitmesindeki rahatlıktır.Düşünmeden uyuyuvermek.Biteviye geçen günlerin kolaylığı.Ya adako (Ağaç Dalı Kompleksi)...Hep öteye öteye uzar.Gövdenin toprağa kök salmış rahatlığından bir kaçıştır bu.Özgürlüğe susamıştıktır.Buna ben 'ağaç dalı kompleksi' diyorum.Genç hastalığıdır.Çoğunlukla Kuyara dişidir.Adako erkek.Pek seyrek cins değiştirdikleri olur.Ağaç dalı kompleksine tutulmuş kişi tedirgindir.İnsanların ağaç dallarını budayıp gövdeye yaklaştırdıkları gibi ,yakınları onun içindeki bir adakoyu bulurlar.Onu gövdeden ayırmamak için ellerinden geleni yaparlar.Kimi insana ne yapılsa yararı olmaz.Asi daldır o.Ayrılır.Balta işlemez ona.”


andacyazli@yahoo.com

1 Nisan 2011 Cuma

Mektup Yok mu

”(...)Peki o zamana kadar ne yiyeceğiz?' diye sordu.Albayı flanel gecelik entarisinin yakasından kavramış şiddetle sarsıyordu.Albayın bu ana ulaşması yetmiş beş yılını-dakika dakika, yaşamının yetmiş beş yılını-almıştı.Yanıtlarken yalın,açık ve yenilmez hissetti kendini:”Elinin Körünü.”

Latin Amerika'nın ve dünyanın en heybetli yazarı Gabrial Marquez'in 'Albaya Mektup Yok' adlı uzun öyküsünden seçtiğim satırları paylaşırken, 'beklemek' eyleminin etrafında meraklı çocuk gözleriyle dolanmaya başladım..Hayatın en olağan vakitllerinde varlığını anımsatan,bazen hayatın kendisi rolünü üstlenmiş inatçı tavrıyla yanımızda dikilen gerçekliğimiz...Umut olarak tutunulan o ince,kırılgan dalın her an elimizden kayıp düşmesi kadar vurucu ve sarsıcı uzun bekleyişlerin derin iç dalışlarını yaşarken;dokunamadığın ama bir yerlerde yaşattığın sevgiliyi,çocuk kokusunu,ana feryadını duyarken cebelleştiğin o manidar hüzün.


Marquez
Hayatının büyük kısmını ülkesine hizmet etme gayretiyle yaşamış bir emekli asker.Günlerdir,haftalardır,aylardır peşinde saf bir umut vasıtasıyla koştuğu emekli maaşı.Yaşamından geri kalan 'onur','irtibat','kahramanlık' sıfatlarının hayali tezgahında bekleyişin tüm dirliğini hisseden bir yalnız adam.Marquez bu denli loş,kasvetli bir tükenmişliğin puslu yaşamlarına akıttığı bir iki umut gözyaşlarıyla selamlıyor hepimizi.'Yazmaya bir imgeyle başarım' hep diyor.'Beklemek' gibi natameli bir imgeyi yürekleri kanatan bir diken gibi kullanıyor.Onunla birlikte dikenlerin arasında kayboluyor,canımızı acıtan şeyin ne olduğunu anlamadan ırakta bir yerde beliren kırmızı gül bahçesine emin adımlarla yürüyoruz.Düşüyoruz,arkamıza bir kere bile bakmadan varamayağımızı bile bile koşuyoruz.

Albay her sabah yılların alışkanlıkları biriktirdiği şekilde, uzaklardan gelen vapur sesinin ılık esintisiyle besliyor en diri tuttuğu umudu.Postacının karşısında o dimdik 'asker' duruşunun altından fısıldıyor 'Mektup yok mu' diye.Sadece kendisinin duyduğu acıyı içine işleterek.Yine aynı sabah,uzaklardan gelen bir vapur sesi.Albay seslerin gülümser yüzlerine yine aldanmak istiyor,her sabah aldandığı gibi.Soruyor bir kez daha 'Metup Yok mu' diye.Yetmiş beş yılın ona sunduğu kutsallığın aşılmaz duvarlarının arasında birkaç kez soluklanıp,devam ediyor hiç ulaşmayacağı gül bahçesine.

Yenilmez hissedilen yüksek gururun gölgesinde yaşattığımız hüzünle yoğrulu çaresiz yüzün;başı öne eğik, sessizce fısıldarken yakalanan gerçek çaresizliğimiz karşısında bekliyoruz gül bahçesinin huzurunu.Hep bir yerlerde duyulan vapur sesleri küçük bir yaşam dalı olarak sunsa da kendisini...bekliyoruz.Yılların kemirdiği sarsılmaz gövdenin çaresizliği iki heceye sığan o feryada dönüşünceye dek bekliyoruz :”Elinin Körü”...


andacyazli@yahoo.com

28 Mart 2011 Pazartesi

Berlin'de Bir Parkta


”Hepimiz fırtınaya uğradık.Milyonlarca genç ve Peter da ihanete uğradı.Bu nedenle sakin olamam.İçim karmakarışık ve fırtınalı.”diye not düşüyordu; savaşın olgun yıllarına kendi bağrından kopan sözleri savurarak.Adı Kate Kollwitz'di.Dünyayı kasıp kavuran ölüm tufanına dört kollarını açarak meydan okuyan bir sosyalistti.Gravür sanatçısı,heyketraş,ressam...Henüz I.Dünya Savaşı başlarında kaybettiği oğlunun arkasından gözyaşlarını ölümsüzleştirdi.Yıllar sonra milliyetçiliğin buzlu kabusunda yok olan ana feryatlarını içinde bir yerde, en acı kokan bölümünde o anıtını yarattı.Üstünde 17 yıl çalıştığı,şuan Belçika Askeri Mezarlığı'nda bulunan anıtta, savaşın tüm insanlığa bıraktığı yokoluş resmini belgeliyordu.

'Dokumacıların İsyanı'

Sanatın gücünü; hayata,erdemliliğin yok sayıldığı acılar deryasına, güller eken bir kutsal değer olarak görüyordu.Yapıtlarında ezilen,hayatın acımasız çarklarında pestillenen,ayrımcılığın zulmüyle sarsılan inasnlığın aynası yansıtılıyordu.Adaletsizlik nehrinden akan kanlara kapılan işçilerin,köylülerin yaşamları kutsanıyordu.1889'da tamamladığı 'Dokumacıların İsyanı' adlı bir dizi oymabaskıyı kan gölüne akıttı.Biraz daha berraklaşmayı,biraz daha aydınlığın duruluğunu yeşerttme umuduyla.Kathe,insalığın topyekün vahşet hapisanelerine sürükleneceği yılların 'kayıtsızlığı'na başkaldırıyor,19.yüzyılın sonlarında hortlayan ırkçılığın pençesinde anaların sönmeyen yürek yangınlarına su serpiyordu.Herşeye rağmen yaşamın sevincini,neşesini ve devrimciliğini çığlıklar arasında bağırarak.

Yapıtlarında analığın en tarifsiz evlat acıları sergileniyor.Kendi oğlunun ölümünü de içinde taşıyan inatçı tavrını,tüm insanlığın kurtuluşu için harcıyordu.Kimi yapıtlarında kadınların başat olabileceği bir toplumsal tahayyül çiziyor,söz gelimi kürtaj hakkını bedenin ataerkil tahakkümüne karşı amansızca savunuyordu.Bedenin özgürlüğünü yükselen Nazi nasyonalizmine karşı kalkan yapıyor.Eşcinsellerin,kadınların özgürlük rüzgarlarını içinde estiriyordu.Dışavuran ölümsüz yapıtlarında bir diğer unusurda,savaşın ortasında yalnızlığı kadın olarak,eşcinsel olarak yaşamak zorunda kalanların dünyasıydı.Tüm vahşet denizinin ortasında yüzme bilmeyen kadınların,eşcinsellerin yaşam dalını arayan o çırpınışlarını konu ediyordu.

Berlin'de Bir Parkta...



1919 yılında Prusya Sanat Akademisi'nin ilk kadın üyesi oldu.Daha sonraları profesörlüğe yükseldi.Onun tüm hayatı boyunca yüksel bedelleri göze alarak yürüttüğü savaş,iktidar dilini rahatsız edecekti elbette.Zaten 'Dokumacılar İsyanı' ile elde ettiği üstün madalya kendisine verilmedi.Belki de ölümü,onu hayatı boyunca varettiği tüm değerlerin yıkılması kadar etkili olacaktı.Çünkü ölümünden hemen sonra savaş bitmişti.Savaşın bitttiğini görememek Kathe için talihin ona oynadığı en karanlı oyundu belki de.Günümüzde onu tanıyan,yaşattıklarıyla yaşam tarzını inşa eden,savaşa karşı barış diyerek dikilen bir neslin Berlin'de bir parka heykelini dikerek tüm insanlığa örnek bir figürü gösterdiler.Şimdi onun heykelinin yanından geçen insanlar,dönüpte bir tarihin tüm acılarını gözlerinde okuyabiliyorlar mıdır dersiniz?

andacyazli@yahoo.com