6 Mart 2011 Pazar

Sınırları Aşan Erkeklik

Tekil olayların yaşanmışlığı bize bütün hakkında genel bir izlenim edinme şansı verir.Bir eylemin meydana gelmeden önceki haliyle,sonuçlanan şeklini takiben gelişen süreçlerde kıssadan hisse bir farkındalığın kisvesi altına gireriz.Peki bu durum(lar), farklı yer ve zamanlarda çeşitli saiklerle gelişen olaylar silsilesinde aynı etkileri ve sonuçları vereceği anlamına mı gelir? Eğer hayır der ve mekansal vb. farklılıkların özgünlüğünden dem vurup benzerliğin mümkün kılınamıyacağı gibi bir sav geliştirebilirsek,kısmen belli bir noktaya kadar savunulabilir tezler ortaya atabiliriz. Veya evet diyip,yaşananların aktörlerinden bağımsız ontolojik bir tıpatıpçılığın olduğunu savunabilir ve işi evrensel ölçütlere bağlıyabiliriz.Bana sorarsanız her iki faktöründe birarada bulunduğu fakat geniş yelpazede yapısal sorun kisvesinde 'tek' bir parçaya büründüğünü söyleyebilirim.

Bunları neden mi anlatıyorum? Son zamanlarda neredeyse sistematikleşen kadın cinayetleri ve arkasında yatan derin toplumsal dönüşümler.Aslında girmek istediğim konu,bugünün vahşeti altında cisimleşen erkekliğin patolojik dili ve o patolojikliğin doğal sonucunu yaratan kadın düşmanlığı.Dolayısıyla yakın zamanda onlarcasına tanık olduğumuz kadın cinayet ve tecavüzlerinin arka planındaki resme odaklanıp,güncel değil ama birkaç yıl öncesinde yaşanan bir haberle bu konu üzerinde düşünmek istiyorum.

18 yaşında bir genç kız şehirlerarası yolculuk esnasında,otobüsün molaya durduğu bir dinlenme tesisinin tuvaletinde doğum yapar ve bebeği bir çöp tenekesine bırakır.Olayın ardından genç kız:Ailesininin kendisini öldüreceğinden korkup bu durumdan kimseye bahsedemediğini söyler.Ne kadar tanıdık dimi? Benzer olayı ayrıca bir filme de konu olan başka bir coğrafyadan ele alalım.Romanya'da kürtajın yasak olduğu baskıcı Çavuşesku dönemi.Bir genç kız yine benzer korkulardan dolayı yakın çevresiyle paylaşamadığı hamileliğini sona erdirmek için kürtaj yaptırmak ister. Bir başka arkadaşıyla birlikte bulduğu bir doktora yüklüce para ödeyerek bir otelin odasında kürtaj olur.Fakat doktorun para dışında başka istedikleri de vardır.Doktor kadının bedenine sahip olur ve onu kürtajın bedeli olarak gösterir.Kadın, kürtaj sonrasında bebeği tuvalete düşürür ve sifonu üzerine çeker.

Şimdi yazının başına tekrar dönelim.Mekanların ve zamanların derin uçurumla ayrıştığı olayları, gerek arkasındaki toplumsal değişim ve totaliter yapı,gerekse bu yapının üzerinde baştan aşağı kana bulanmış ataerkilliğin kadın düşmanlığı birbirine kenetliyor.Ataerkil ilişkiler ağında;kadının,erkeğin denetim ve kontrolu altında tutulduğu,erkeğin seksüel hazzlarını fetişleştiren bir nesne olarak vücut buluyor.Her daim pasivize edilmesi gerektiği üzerine hem fikir olan erkek iktidar sistemleri, çarksal bir kısırdöngünün
makine işlevini üretiyorlar.Bu çarkın sürekli dönmesiyle kendini üreten,tekrar eden ve hızını alamayıp canavarlaşan erkekliğin dokunulmazlığı,evrensel normları vasıtasıyla kadınlara zulüm ve baskıyı erkekliğin alametifarikası görüyor.Söz konusu Türkiye de Romanya da olsa durum değişmiyor.

andacyazli@yahoo.com

4 Mart 2011 Cuma

Yuvasız Kuşlar'ın Modernizmi:Kokular ve Nesneler

Geçenlerde Kaos GL'nin web sitesinde dolaşırken gözüme çok ilginç bir yazı çarptı.Yazının adı Yuvasız Kuşlar:Nostaljik Paradigma.Önceleri ismin vermiş olduğu bir ilginin satırlarında geçici konaklama durumundayken,bir süre sonra yaşamın tüm dinamiklerini hayata geçiren ana çekirdeğin keşfine ermiş bir bilgeliğin sevinciyle oracıkta kalakaldım.Aynı zamanda Birgün yazarı Rahmi Öğdül'ün kaleme aldığı bu yazı,insanoğlunun geçmişin kimi zaman korunaklı miğferinden arındıran çırılçıplak gerçekliğin derin soluklamasıyla başa başa kaldığı anıcıkların nostajilikliğinde geziniyordu.Öğdül yazısında,belleğimizin paslanmış,yüz yüzü görmeyen sisli odaların köşelerinde yer bulan kimi anılarımızın bir nesne veya koku aracılığıyla yeniden günyüzüne çıktığını söylüyor.Nesneden ziyade kafanızı doğal olarak karıştırabilecek koku unusuru,hayatımızın bir döneminde yer etmiş olayları hareke geçiren gücünü bakın kendi anısıyla nasıl anlatıyor: 'Haliç kıyılarında ara sıra yükselen metan gazı kokusu pek çok insan tarafından iğrenç bir koku olarak algılanırken,aynı koku benim kişisel belleğime gömülü olan semt tarihinin yüzeye çıkmasına yol açabiliyor mesela'(...)

Bu koku meselesi üzerinde biraz durmak gerekiyor sanırım.İlişkilerin de belkide yakıcı özlemi içinde barındıran aşkların en doruğundaki karmaşık duygu devinimlerin somutlaştığı,hatırlandığı en tarifsiz bir hissiyattır koku.Öyle bir an gelir ki,bir kokunun burunda başlayan yolculuğu geçmişimizin en şehvetli,en dokunaklı,en acı-tatlı sayfalarını bir bir önümüze getirir.Hafif ılık bir meltemin alaycı esintisinde birbirine kenetlenmiş bedenlerin arkasından yakılan zılgıt gibidir artık o koku.Daha ilk randevuda kalp atışlarının gövdeden fırlayacak gücüyle ıslak ellerin birbirine ilk değişindeki heyecanı getirir misal önümüze.İlk bakışların harekete geçirdiği bedenleri,dokunuşları,haykırışları,esaretleri,ayrılıkları...

Geçmiş bizim için ocakta kaynamakta olan bir suyun yeniden soğutmaya terk edilmesi gibi durağan,tekrar kaynamaya bırakılmış gibi kabaran bir zıtlığın tezahürüdür.Durağanlığını uzun bir süre devam ettirebilir.Ama birdenbire bir binanın giriş katına adımımız atar atmaz burnumuza çarpan bir koku ile,bazen küçük bir çocuğun eskimiş küçük plastik topunu gördüğümüzde,bazen de tanımadığımız birinin üzerindeki kazağın desenleri ile o durağanlık kaynamaya yüz tutan suya dönüşebilir.

Nesnelerin ve kokuların, rasyonelliği alaşağı eden gücünün evrenselliği bize tüm insanlığın ortak duygu hareketliliğinin payandasını sunabilir.Hemen her yerde,ıssız bir sokağın sonunda yüzükoyun yatan bir köpeğin aldırmazlığı bize reddedilen bir aşkın küçülttüğü benliğimizi hatırlatabilir.Ne zaman tek başına başına buyruk yaşlı bir ağaç görsem,bana yalnızlığımın kavurucu soğuğunda üşüdüğüm o günleri hatırlatıyor...diyen kaç kişi vardır kimbilir.Hergün hepimizin benzer şekilde söylediği gibi.

Geçmişin kokularla,nesnelerle algınabilirliği genel olarak melankolik bir rüzgarın esmesine sebep oluyor ister istemez.Bir şekilde hatırlananlar ve bellekte türlü nesnelerin varlığı ile anlamlaşan anılar; biraz hüzün,biraz burukluk,biraz acı karışımlı bir araya gelmesi çok normal sanki.Gurbetlerin,sıla hasretlerinin hep bir yerlerinde yok mudur nesneler? Sevgiliyi hatırlatan entariler,babadan yadigar tarak,annelerin ceket arasına sıkıştırılan muskalar vs.

Öğdül yazısında tam da bu durumu notajileşme olarak tanımlıyor.Modern dünyanın yaşadığı en mühüm gerçekliğin nostajiliklik olduğunu söylüyor.Yerinden,yurdundan,evinden,barkından çıkan/çıkarılan insanların geçmşi kutsayan hasretleridir nostajileşme diyor.Başka diyarlarda,yabancı olmanın patolijikliğine isyan niteliğindedir aslında nesnelerke,kokularla kurulan ilişki.Nostajik paradigma denilen kavram bu olsa gerek.İsyanın kabrinde yetişen insanlığın ikircikli halat-i ruhiyesi, modernizm ile pişirip servis edilen nesnlerin,kokuların dünyası.Rahmi Öğdül gerçekten harika bir yazıyla,modernizmin kisvesini çok iyi tahlil etmiş.Felsefesini iki kelimeyle özetlemiş sanki.Yuvasız Kuşlar.Modernizmin,nesnelerin-kokuların ağırlığına alışmaya terk edilmiş insanların en güzel tanımı bence bu:Yuvasız Kuşar.Tekrar dönüp düşünmek gerekiyor,modernizmin insanlık tahlilini.

andacyazli@yahoo.com

26 Şubat 2011 Cumartesi

Bir Çınarın Sabah Düşlerinde

Rüyamda sonu başı belirsiz olaylar silsilesini, ellerim başımın arkasında tavana dikilmiş gözlerle birleştirmeye çalıştığım Cumartesi sabahının engin düş kuyusuna kendimi bırakıyorum.Haftanın sıkıcı koşuşturmasına sıkı bir cevap niteliğinde tembelliğin yumuşak yastığına başlarını koyup,türlü hayallere dalan herkes gibi,bilinçaltımın karmaşasında kaybolduğum dakkalara birde gerçekliğin süslü hayallerini ekliyorum.Dışarıda oyanayan çocukların ikide bir uzaklaşıp-yakınlaşan seslerini,orta yaş teyzelerin sabah ritüelleri arasında olmazsa olmaz komşu sohbetleri ve eş dost yakınmaları,kuşların hayatın akışına ivme kazandıran, neşe saçan cıvıldamaları sanki benimle iletişime geçen sabah düşlerinin başrol oyuncuları gibi oluyorlar

Farkında olduğumuz ama bir şekilde zihnin hiyerarşisinde hep alt katmanlarda bir yerlere fırlattığımız sesleri,konuşmaları,cıvıldaşmaları,bağırışları ilk kez böylesine bir dikkatle kulak kabartmış ve sanki neden beni dumuyor,neden konuşmıyorsun? serzenişlerin ortasında kalakalmış hesaplaşmanın saadetiyle dinliyorum.

Odamın penceresinde görüş açımı kapatan bir çınarın cılız bir rüzgarla hırpalanan koyu yeşil dallarını izliyor,çocukların koşuşlarında ahenkli bir melodi gibi zemine vuran ayak seslerini dinliyor,köpeklerin uzaklardan yankılanan havlamalarını duyuyor ve tekrar odanın sessizliğiyle kaplanmış örtüye dönüyor ve hafifçe aralıyorum.Sanki uykudan uyandırmaya kıyamdığım bir kadının zerafetine dokunur gibi ürkek bir hareketle.Ardından söyleniyorum kendi kendime...düşlerin coğrfyasında kaybolan bir gezginin elini kolunu sallaya salllaya özgürlüğün tadına varması gibiyim sanki...

Evet aklımdan bu geçiyor ve yazımın başına oturuyorum.Düşlerin gerçekliğine sığınmak,gerçekliğin ruhani pençesiyle tırmalayan kasvetin soğuk nefesinden arınmak istiyorum.Ölümlerin çığlığında,acının,darbenin,mutsuzluğun hakikatinden sıyrılıp,odamın penceresinden çınarın heybetliğine teslim olmak istiyorum.Çocukların saflığında yer bulmak,onlarla oynamak istiyorum.Başucumda duran 'Kuyucaklı Yusuf' romanını satırlarında gezinip,gerçek adaleti bulmak,mazlumun ahı olmak isityorum.Birden bir gürültüyle uyanıyor ve düş bahçesinden kopuyorum.Bir cumartesi sabahı hayalinin bitimiyle sarsılan bir kopuşla hemde.

andacyazli@yahoo.com

25 Şubat 2011 Cuma

Benim Adım Aşk

Aile toplantılarının en mühim gecesine hazırlıkla seyreden bir telaşın yaşandığı kasvetli,durağan bir Milano gecesinin içindeyiz.Soylu,aristokrat geleneğin asil üyelerinden meydana gelen Recci ailesi,böylesine önemli bir gecenin şehrin duygu ahengiyle bütünleşmiş telaşında bir araya geliyorlar.Ailenin güzel,asi ve sakin görünümün arkasında amansızca birlikteliğin sarsılmaz heybetliğine inanmış heyecanın taşıyıcısı,gelin Emma (Tilda Swnton),büyük gecenin tüm sorumluluğu üstlenmiş durumda.Hizmetçilerin,uşakların ve diğer çalışanların bütün beceri ve hünerlerinin,aristokrat değerlere uygun büyük özveriyle kopartıldığı bu gecede Recca onlardan biriymiş gibi, soylu misyonuna uygun düşmeyen bir fedakarlıkla çalıştığını görüyoruz.Filmin henüz başlarında beliren,sıradanlığın ötesinde kayda değer bir dikkat çekmediği aşikar bu haraketlerin,filmin tamamine hakim manifestonun ilk ipuçlarını tanzim ediyor.

Luca Guadagnino'nun yönettiği 'Benim Adım Aşk ( lo Sono L'amorre,2009) filmi,ailenin tüm üyelerinin bir araya geldiği,mühim konuların konuşulacağı,ailenin soylu geleceğinin menfaatlerini barındıran birtakım kararların varileceğini sezdiren böyle bir gecenin koşuşturmasında açılıyor.Aile'nin başı baba Edordo'nun artık mal,birikim ve statüsünü devretmeye hazırlandığı anladığımız gecenin sonunda,ataerkil ilişkilerin mülkiyet tahsilini kutsallığın hükmüne elverişli ritüellerine uygun olarak açıkladığı 'kendi yerimi oğluma ve torunuma devrediyorum' sözleri ile biten bir gecenin sözleri olarak geçiyor, Recci ailesinin ihtişamlı tarihine.

Gecenin ağır aksak ilerleyen nihai gayesine; türlü hayalıkırıklıkların halı altına hızla süpürülmesi,gerginlikler ve beklenmeyen bir hikayenin şaşkınlığını ekleniyor.Bunların başında Emma'nın kızı Betta'nın baba Edoardo'ya büyük beklentilerle hediye ettiği resmin estetik bir yağlıboya resmi yerine,modern bir fotoğrafın çıkması; ardından Edo'nun (Emma'nın oğlu)  kürek yarışında bir aşçıya yenilmesini hikayeleştirmesi gibi olayların yarattığı hayalkırıklıkların gerginliği hissediliyor.

Açılış sekansıyla naif bir huzursuzluğun artçı depremleri gibi görünen bu olaylar,daha çok Emma'nın üzerinden gelişen bir özgürlük hareketinin aristokrat değerlere karşı aşk'ı referans alan savaşın temsilciliğine soyunduracaktır.Emma'nın karakter yapısına içeriden ve dışarıdan iğreti durduğu her halinden anlaşılan aristokrat değerlerin,radikal bir dönüşümün topyekün bir savaş açması sonucu olarak değil,aşkın sınıfsallığını alaşağı eden bir haykırışla yapmış olması,bu tarza yakın benzer filmlerin düştüğü sığ bir melodramın dar kalıplarına sıkışmasını engellediği gibi,kendi dilni ve iradesini ortaya koyabilen gerçek söz sahibi bir modern başyapıta dönüştüğünü rahatlıkla iddia edebiliriz.

Edo'nun çok yakın arkadaşı olan aşçı Antonio'nun (filmin açılışında Edo'nun kürek yarışında yenildiği aşçı),Recci ailesiyle,yapmış olduğu harika yemeklerin etkisiyle ilişkileri koyulaştırması ve  ayrıca Edo ile birlikte  yaşadığı kırsal alanda bir restoran kurma hayali, bu ailenin sarsılmaz görülen dinamiklerin yerle bir olmasına kadar gidebilen bir trajedinin tetikleyicisi oluyor.Emma ile başlangıçta sınıfsal ve entellektüel farklılkların yarattığı kalın bir duvarın engelli ve ürkek bir çekingenlikle başlayan ilişkileri, yerini Recci ailesinin kökleşmiş burjuva ahlakının ataerkil düsturlar ile bastırdığı arzuların ortaya çıkmasına neden oluyor.Bu ilişkinin başlamasında,Emma'nın hem köklü aristokrat geleneğin dışaında kalan geçmiş yaşantısı,hem de kızı Betta'nın lezbiyen olduğunu açıklayan duygu dolu sözleri olduğu önemli bir gerekçe olarak gösterilebilirse de,aslında daha çok derinlerde bir yerlerde bastırılan,yaşanmamış hazsal dürtülerin aristokrasiye başkaldıran devrimci bir aşkın kendisi olduğunu görmemiz gerekiyor.

İtalya'nın gerçek dokusuna eriştiği,kasvetli kaotik atmosferden kurtulup yerini pastoral,renk cümbüşleri ile örülü neşenin hakimiyetine bıraktığı Emma ve Antonio'nun sevişme sahnesi, doruğa çıkan aşkın sınır tanımazlığını şiirsel ve stilize bir dille ortaya döktüğü harikulade bir sahne niteliğine bürünüyor.Filmin neredeyse tamamını ele geçiren kasvetli ruhaniliğin yerini alan, pastoral ahengle sarmaş dolaş aşkın kendini doğaya bırakan eşssiz iletişimi hepimizin Emma ile birlikte yüksek duvarları aşma cesareti gösterip,tatlı bir tebessümün paylaşılmışlığını tattrıyor.

Yasak bir aşkın vücudu saran,gizil bir gücün ve şehvetin tenlerinde dolaşan o dokunuşların,birbirlerine ve hayatlarına geri dönüşü olmayan zararların farkındalığı ile buruklaşan bir acının dokunuşlarına dönüşüyor.Kendisine Antonio tarafından verilen kübizmin doğasına denk düşen bir tablonun kitaplaştığı hediye vesilesiyle şüphe çektiği oğlunun bu ilişkiyi anlamasıyla başlayan tartışmadan,bir kaza sonucu oğlunun ölümüne dolaylı olarak da olsa neden olması böyle bir dramı kanıtlıyor.Küreselleşmenin çok uluslu şirketlerin geniş özgürlüğünü sağlayan yapısına entegre olam çabasıyla cebelleşen Ricci allesinin,bu olay vesilesiyle geri dönüşü olamayan bir yola girdiğini anlayabiliyoruz.(Oğlunun ölümüe neden olan kazanın gecesinde,olaydan birkaç dakika önce büyük salonda Hint asıllı bir işadamıyla görüşme yapılması ve adamın iki dudağından sızan 'Sermaya Demokrasidir' sözleri,Emma'nın yasak aşk ile vuku bulan özgürlüğüne gönderme yapan bir sahne niteliğinde olması Emma'nın durum hakkında derin bir yüzleşmenin de sağlayıcı oluyor)

Son zamanların kanımca en görkemli finallerinden biri olan yüzleşme sahnesi, aristokrat yaşamı geride bırakan Emma, karşısında ağlayan kızının bakışlarındaki haykırışa ortak olması,Emma'nın geçmişi ve içinde düğümlenen duyguların şiirsel bir dışavurumu olarak olağanüstü bir sahne niteliğine kavuşmasıdır.

Benim Adım Aşk, mizansen ve görsel atmosferiyle kurduğu pastoral ahengin bütün dinamiklerini filmin atmosferine başarılı bir biçimde yediriyor.Başlangıçta kurduğu loş sokakların ve gri tonlarla anlamlaşan kasvetin atmosferini, bilinçli  bir biçimde terk ederek aşkın özgürleştirici doğasına uyumlu bir görselliğin tüm zenginliğini, şiirsel bir üslupla yansıtıyor.Son yılların en başarılı filmlerinden olduğuna kuşku duymadığım Benim Adım Aşk kaçırılmaması gereken özgün bir eser.

andacyazli@yahoo.com

23 Şubat 2011 Çarşamba

Çoğunluk

Eril otoritenin kıskacında topluma sirayet ettirilen kodlanmış öğretiler,aile dört duvarının terbiye odalarında sağlanır.Zihinlerde tasarlanan mutlu yüzler şablonu altında ataerkil dilin patolojik her bir unsuru normalleştirilen kıvamında enjekte edilir.Ailenin arz-ı endam ettiği kavramların 'kutsal' dinamikleriyle anlam kabiliyetimizi oluşturduğumuz bir dünya tasavvufu ortaya atar.Ailenin kutsallığı denilen ezberiyenin yekpareliği bu vesileyle mahremleşir.Enjektenin kimi zaman 'milliyetçilik' dozajında erkekliğin heybetli dokunulmazlığı ile sentezli vurulduğu,kimi zaman da bu karışımın 'yüce' birlikteliğinden  'overdoze' a erişen, bir tür ölüm ile eşdeğer 'faşizan' reflekselerin tezahür ettiği bir vuruşa dönüşür.Bu zaviye ile tahayyül edilen toplumsal yapı,kendiliğinde iki kutupsallığın doğmasına neden olur.Tamamiyle ak ile karanın çizildiği netliğin taraflarını koyulaştıran 'biz ve 'ötekiler'..

Venedik Film Festivalin'de ilk yapımlara verilen 'Geleceğin Aslanı' ödülünden sonra Antalya Altın Portakal Film Festivalin'de de 'En İyi Film','En İyi Yönetmen' ve 'En İyi Erkek Oyuncu' ödüllerini alan Seren Yüce imzalı 'Çoğunluk' sınırlarını 'biz' ve 'ötekiler' in çatışmalarından doğan;ataerkil ve onu üreten otoriter eril yapının kurallarını 'aile' çatısı altında çiziyor.Filmin baş karakteri, Milliyetçi-muhafazakar nosyon ile yüklü,tamamını kendi kutsal değerleri ile hiyerarşileştiren bir babanın tek çocuğu olarak karşımıza çıkan açıköğretim öğrencisi Mertkan.Çevresinde olup bitene bir türlü anlam veremeyen,babasının emir telakkiliğine soyunmuş,annesinin pasif tavırlarına kayıtsız,çevresindekilerin dolaylı-dolaysız baskılarına boyun eğmiş bir karakter şeklinde vuku buluyor.Daha filmin açılış sahnesinde ormanda babasıyla yapmış olduğu yürüyüşün,babasının arkasından bastığı yerleri takip eden,eve varıldığında antrede çıkartılan ayakkabının bile aynı şekilde tekrarladığı tavrı, Mertkan'ın büründüğü rol modeli nin tüm teferruatlarıyla benimsediği erkeklik hallerini ortaya çıkarıyor.'Çoğunluk' un açılış sekansı bu vesileye derdini daha baştan belli etmiş oluyor.

Mertkan'ın bu 'çoğunluk'a mensup ilişkilerin gerekli ritüellerini belli noktlarda yerine getirse bile,filmin tamamına hakim bir isyan tufanını da içinde bir yerler de estiğini gözlemleyebiliyoruz.Bunun belki de somutlaşan en hakim hali,Merkan'ın bir fast food dükkanında tanıştığı Sosyoloji öğrencisi kız arkadaşı.Çekingen bakışlar,soğuk ve ürkek birkaç kelimenin biraraya geldiği konuşmalar ile başlayan ilişki,Mertkan'ın daha sonraları vicdan muhasebesine dönüştüreceği sonlanmayla bitecek bir  ilişkiye bürünüyor..Mertkan'ın kız arkadaşı tam olarak çoğunluğun tahayyül ettiği 'biz' dünyasının dışında bir 'öteki' olarak karşımıza çıkıyor.Etnik,dini ve iktisadi olarak 'yabancı' ve 'tehlikeli' duruşu her halinden belli olduğu düşünülen kız, çoğunluk zihniyetin zaviyesi altında ikircikli bir ruh altında kalan Mertkan'a gideceği yol hakkında seçenek gösteriyor.Merkan'ın babasının 'birlik ve beraberliği' ni tehtit ettiği düşündüğü bu kız hakkında sarf ettiği 'Elhamdülillah Müslümanız,Türküz.Ailemize yakışır kişilerle dolaşman lazım.Kiminle yatıp kalktığına dikkat etmen lazım.Bu tip gibiler vatanı bölme derdindedir' sözleri ikircikli halaturiyeyi keskinleştiren ve Mertkan'ın enjekte edilmiş vücudunun hafif ayılmasını sezen otorite'nin acil alarma geçirdiği reaksiyonlarını gözlemleyebiliriz.

Sınıfsal ve etnik tahakküm'ün payandasını oluşturan tamülsüzlük,karşı tarafa karşı nefret ve ötekileştirme eğilimleri Mertkan'ın kız arkadaşı üzerinden bu sefer arkadaşları tarafından yapılıyor.Arkadaşı'nın dediği 'ha Çingene,ha Kürt,ha Komünist' hepsi aynı nasıl olsa,ya da erkekliğin diliyle kolayca sarılabilen cinsel saldırganlığın faşizan salyaları iki dudak arasında akan 'Leş karılar...Bunlara çakıcan..' gibi aşağılayıcı ve saldırgan nefret'in nasıl ileri boyutlara erişebileceğinin de göstergesi oluyor.Filmde karşımıza çıkan bir diğer nefret öznesi ise 'taksi şoförü'. Mertkan'ın suçlu bulunduğu bir kazadan hakkını arayan adamın, gerek sınıfsal gerek se kültürel konumu çoğunluk tarafından nefret silahlarının çekilmesine yetiyor.Mertkan'ın babasının ofisine gelip arabasının tamirinin iyi yapılmadığını anlatmaya çalışan adamın, lafı dinlenmeden yaka paça dışarı atıldığın görüyoruz.(Erkan Can'ın harikulada performansı ile benzersiz bir yan karaktere bürünen 'taksi şoförü, Mertkan'ın filmin sonuna doğru göstereceği vicdan muhasebesinin de taşıyıcısı oluyor).Evlerine gündeliğe gelen temizlikçi Şükriye Hanım'ın sürekli olarak aşağılanıp,horlanması ve sonrasında korkunç bir kazada çocuğu ile ölüme gitmesi aile'de (annenin ağlaması ve olayı kısaca anlatması dışında) hiçbir tepkiye neden olmuyor.

Babası'nın sıkı tembihleri ve oğlundan duyduğu endişeleri,çevresinin bir an önce 'kutsal vatani görevi' ni yerine getirmesini emreden serzenişleri,kız arkadaşın'dan ayrılması Mertkan'ın çoğunluk dünyasının dışalyıcı ateş çemberine doğru yavaş yavaş çekmeye başlıyor.Yoldan çıkmanın tehlikeli sınırlarında bocalayan bir çocuğun terbiye ellerle yeniden hizaya çekilmesi,Mertkan'ın babası tarafından Gebze'deki şantiyesine  gönderilmesiyle başlıyor.Mertkan'ın baba ve sınıfsal otoritesini bir nevi içselleştirdiği ve dokunulmazlığını statikleştirdiği şantiye'de,aralarında Kürtçe konuşan işçileri azarlamasıyla şiddet diline sarıldığı sınıfsal cenderesinin içinde kayboluyor. Mertkan'ın bu haraketi, snıfsal ve etnik duruşunu ortadan ikiye ayırdığı kumaş parçası gibi bölüyor ve çoğunluk'un kutbuna yerleşiyor.Ötekiler'in tarafından gelebilecek saldırıların sınıfsal duvarlarına sığınmayı ihmal etmiyor ve babasından silah istiyor.

Mertkan zihnin paslanmış kapılarının ardına fırlattığı duyguları,kırmız çizgiyle netleşen çoğunluk sınırlarından sadece bir kere rüyada 'vicdan' giysisiyle çıkıyor.Taksi şoförüne ağlayarak sarılması;tüm çoğunluk mensuplarının üzerinden geçtiği,insanlığın ve insan kalabilmenin erdemliliğinin yoksayıldığı,sindirilen bir neslin tüm acılarının ortak gözyaşları haline getiriyor.Filmin afişinde soğuk-mavi fonda kadrajlanmış boş sandalye ve masanın üzerindeki televizyon ile metaforlaşan aile tablosu,mutlu bir akşam yemeği eşliğinde yerine oturan rayların saadeti bize ister istemez Michael Haneke sinemasına ve korunaklı orta-üst sınıf karakterlerinin mahsus kaderlerine göz kırpıyor.Diğer bir deyişle,Mertkan'a gönderilen silahın birgün akşam yemek sefasını bozabileceği Saklı (Cache-2005-Haneke) filmine.


andacyazli@yahoo.com

20 Şubat 2011 Pazar

Portobello 22'de Tanpınar Adımları

¨...Londra tatiline çıkacağımı duyduğunda da 'Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü hediye etmişti.'Bunun Londra'yla ne alakası var' dememle uzun uzun bütün erkeklerin adı John olan Harrison ailesini,baba John Harrison'un sarkaçsız saatinin denizcilerin hayatını nasıl değiştirdiğini,keşiflere nasıl katkı sağladığını anlatmaya başlamıştı.'Ben hep bu kitabı Londra'da okumak istemişimdir.Bana kısmet olmadı ama ne mutlu ki,oğlum gidecek Londra sokaklarına Tanpınar'ın cümlelerini düşüne düşüne yürüyecek...¨ sözleriyle anlatıyordu Yekta Kopan; ulaşılması zor kılınan, araya, dibe, köşeye sıkışmış manzum hayallerin iklimini.Hemde baba özlemiyle yoğrulmuş,bir kenara fırlatılmış sonra yüreğe balyoz inen bir hüznün kudretiyle çıkarılmış anı parçacıkların küçük sırları ile.

Yekta Kopan 'Bir De Baktım Yoksun' adını verdiği öykü kitabının 'Portobello 22' öyksünde,Londra tatiline çıkmadan önce babasından büyük övgü ve hevesle  hediye aldığı 'Saatleri Ayarlama Enstitüsü' kitabını bu duygular eşliğinde ele alıyor.Sanki bir tür baba-oğul sırrının satırlara dökülmüş gizi gibi karşımıza çıkıyor kitap.George Orwell'in evinin bulunduğu 'Portobello 22' sokağının bakımlı,üstünde turistlerin ışıltılı ve meraklı yüzlerinin bütünlediği kaldırımında oturuyor halde  kitabın sayfalarına dalarken,o çok sevdiği anlaşılan iki yazarın (Orwell ve Tanpınar) karşımından oluşan tarifi imkansız zevk sanatını, babasının ölümsüz söz nasihatlarıyla bir araya getiriyor..Ortaya çıkan şey ise;büsbütün Tanpınar'ın evrensel gücünün bir başka yazarın evinde 'mekansallaşması' ile sentezlenen benzersiz baba-oğul hikayesi oluyor..

Tanpınar'ın ölümsüzleştirdiği eserin doğasına denk düşen;bir amaç uğruna bir arada olabilmenin 'güven' ve 'inanç' erdemliliği ile mekansallaşması insana özgü böyle bir hakkaniyetin sınırlarını çizmiş oluyor.Hayatın çetrefilli dönemeçlerinde yokoluşun bir tür 'varoluş' olduğu,tüm umutların yitirildiği,hayallerin terk edildiği,tüm yaratma kabiliyetlerine şerk vurulan bir dönemde,karanlığın içinden doğan parlak bir ışığın izleriyle mekansallaşan yaşamların saadetine teslim ediyor bizleri.



Şimdi düşünüyorum da,herkesin kurduğu,içinde kendisini ve çevresini dizayn ettiği,fikirleri,anıları ile zenginleştirdiği bir 'Saatleri Ayarlama Enstitüsü'sü vardır mutlaka.Yekta Kopan'ın cılız bir güneşin hafif rahatsız edici parıltısının ardında kimibilir hangi hayallere daldığı George Orwell'in evi karşısnda oturduğu kaldırımın kenarı mesela.Kendimi düşüncelerin kaygan yokuşundan aşağı bıraktığım da,baba nasihatının gelenekselleşmiş algısından kopuk edebileşen bir baba-oğul diyaloğundan,yabancı toprakların tedirginliğini tersyüz eden bir yazarın evinin sokağında arındırılan sıkıntılardan,unutulan dertlerden tutun da,yazgısı belirlenmemiş, küçük dokunuşların cinsel kıpırdanışları ile vuku bulan acı soslu 'aşk' karşılaşmasına kadar ileri giden bir mekan.

Sanatın,entellektüel üretimin herhangi bir parçasında olmazsa olmaz bir konuma oturan Tanpınar'ın romanı,yönetmen Kutluğ Ataman'ın da evini ziyaret ediyor.Bahçesini marjinalize olmuş insanlığın renkleriyle süslediği sanat dünyasını, belki de tanımlayan,durulaştıran ve cisimleştiren o üç kelime oluyor;'Saatleri Ayarlama Enstitüsü'.Ataman'ın web sitesinin de ismini paylaşan bu roman (http://www.saatleriayarlamaenstitusu.com/site/main) belli ki Ataman'ında özgünlüğünde önemli bir yere sahip.Tekrardan düşüncelerimin akışına teslim bayrağı çekiyor ve ekliyorum.Perihan Mağden romanından uyarladığı 'İki Genç Kız'(2005) filminin,şuurunu kaybetmiş,hayallerin kalın duvarına toslayan düşlerin efendiliğinin günümüz dünyasında uçurumun kıyısında küçük bir dala tutunan iki kızı düşündükçe...1950 lerin yaşandığı küçük bir 'köy' ün 'küçük' dünyalarını devesa özgürlük ormanına çeviren 'Aya Seyahat'(2009) ın dokusunu düşünürken...

Birde kendi dünyamın hezeyanlarından,durağanlığın hüküm sürdüğü boşluğun homurdusundan,sığınılan küçük barınakların aldatıcı pembeliğinden kurtaran, hakkaniyetin o üç kelimeye sığan büyüsüne ne demeli? En iyisi mi! Tanpınar'ın herkesi içine aldığı müessesesinin, sesi duyulmayan duvarlarına kulak kabartalım.

andacyazli@yahoo.com

18 Şubat 2011 Cuma

Yazmak

Bir insan neden yazar? Salt birilerine birtakım şeyleri söylemek,dile getimek midir amaç? Yoksa sır vermek,açıklamak,'ben burdayım' demek,dertleşmek midir? Gündeliğin kasvetli ve başdöndüren koşuşturmasına,ilişkilerin çıkışsızlığına,iletişimsizliğin kaskatı katranına,yalnızlığın dipsiz kuyularına bir başkaldırı biçimimi dir? Belkide her bir etmenin yazarın konumuna,bakışına,hayal dünyasına,ilişkilerine göre değişiklik göstereceği,ona göre önceliklerin şekilleneceği açıktır.Fakat her bir yazarın ya da bir biçimde yazmak eylemini sürdürenlerin dile getirilemeyen,sessizliğin kahredici yükünde ağırlaşan sözleri sihirli sentezlemeyle bir 'iletişim' aracına döndürmeleri söz konusudur.

Sayısız duygunun iç içe geçtiği,zaman zaman farklı koşullarda ortaya çıktığı kişiyi ihtirasın,şehvetin,çıkarın,yalanın,sevginin,vicdanın,aşkın karmaşık aynı zamanda çıplak gerçekliğin ortasında bırakıveren insanlığın halaturiyesi ancak ve ancak 'yazma','dert etme' 'anlamlandırma' ile bir iletişim haline gelebilir.

Otoritenin,baskının ve her türlü ayrımcılığın kıskacında bilme,öğrenme,yaratma,düşünme kapasitelerine balta vurulan insanlığın onuruna sahip çıkmak,yeni bir dil oluşturmak kalemi kanlı mürekkepten kurtarmayla mümkün olabilir.Efendilerin sarayında sallanan kalemin güveni ile değil,karanlıkların,çığlıkların mekan olduğu güvensizliğin titreyen kaleminde bir iletişimin sağlanması mümkün olabilir.

Dokunuşların tılsım etkisine,solukların bütünleştirdiği tek nefese,bedenlerin özgürlüğü tattığı şehvet dakikalarına kulak vermenin,bu mucizevi bütünleşmeyi tanımlanmanın yazma erdemi ile bir 'iletişim' e dönüştüğünü unutmayalım.

Şu an okuduğunuz yazımın başına oturmadan birkaç dakika önce ne yazacağıma dair en ufak bir fikrim yoktu.Ve halen de yok! Bu belirsizlik bende neden yazıyorum sorusunun doğmasına neden oldu diyebilirim.Biraz da neden yazıyorumunun cevabını vermeye çalıştım.İletişim ve yazmak arasında tarifsiz bir bağın olduğunu düşünmekteyim.Buradaki iletişimden kasıt karşılıklı söz alış verişi şeklinde laf salatası değil, daha çok evrensel bir dilin payandasını oluşturan insanlığın sihirli sözlere dökülmesi olarak adlandırıyorum.

andacyazli@yahoo.com