Haneke'nin sinema evrenine ”sert” girişinin ilk hamlesi ”Der Siebente Kontinent (Yedinci Kıta,1989) filmini hatırlayalım.Tedirgin etmenin ”yönetsel bir amaç” haline geldiği gerçek anlamda bu ”tedirgin edici” Haneke mekansalına birde ”cinsellik” adı altında yaklaşmak niyetindeyim.Salt kadın-erkek ilişkilerini bir nihai hedef tahtasına çeviren ilişkisel sorunları;sözümona erkek egemen ”distopyası”nı matematiksel bir düzlemde gerçekliği su götürmez bir saptama olarak gören Hollywood sinemasını tedirgin etmekte her babayiğidin harcı olmasa gerek.Tedirginliğin doğasını bir araç olmaktan çıkarıp,bizatihi seyircileri o doğanın en kurnaz aynı zamanda edilgen özneleri yapabilmesi,büyük ustanın daha ilk filminde ortaya çıkıyor diyebiliriz.Haneke kamerası,Yedinci Kıta'nın ilk sekansından başlayıp, filmin ileride çok tartışılacak olan final kısmına kadar geçen süreçte,tedirginliği hem doğal bir seyrin parçası kılıp,hemde ”doğal” sarfedilenin ne denli ”doğal” olabileceğinin de sorularını sordurtuyor. Bizleri,alışılageldik seyirci beklentilerinden uzaklaştırmak şöyle dursun,beklentilerimizi sonuna kadar diri tutan atmosfer yapısını en olmadık yerde ”tedirginliğin” karlı,buzlu yollarına çeviriyor.Doğal seyrin kendisinin tedirginliğini yarattığı,bir anlamda tedirginliğin ”doğal” gidişata (özellikle gündelik seyrin) paralel yapısını kuruyor böylece.Hollywood'un beklentileri yönlendirdiği seyirci profilini ”nesne” konumundan, ”özneye” çeviren anlayışın tamda Haneke sinemasına denk düştüğünü söyleyebiliriz.Herşeyden önce seyirci,perdede gördüğü durum ve olayları kendisinden bağımsız süreçler olarak değil,kendisinin bizatihi herşeyin içinde olduğu,Cache (Saklı,2005)'in ilk sahnesinde görüldüğü üzere aslında ”izleyen ve izlenenin” seyirciyi de kapsayan kurgusallığını hissettikçe,tedirginliğin doğası filmin merkezine oturuyor.Konunun odağından çok uzaklaşmayarak ve yer yer çevresel dinamiklerin kolaycılığından yararlanarak bahsini açmaya uğraştığım tema,Haneke sinemasında cinselliğin ele alınışı.Yazının ilk cümlesine tekrar dönecek olursak,Yedinci Kıta filminden örnek vermem,filmin tek bir sahnesinde çiftin sevişmelerinin nasıl rutin gündeliğin tıkır tıkır işleyen ve şaşmaz niteliğinde ”sıradan” bir parçaya dönüştüğünü görme açısından önemli.Çünkü,bu tek sahne aslında Haneke sinemasını tek bir sözcüğe sıkıştırabileceğimizin de tipik bir göstergesi.Yukarıda bu söz konusu sözcüğü ”tedirginlik” adı altında açmaya çalışmıştım.Ve şimdi ”cinsellik”in tedirginliğe evrilen karmaşık yapısını,yönetmenin The Piano Teacher (Piyano Öğretmeni,1993) filmiyle irdelemeye çalışalım.Bir piyano öğretmeninin asi,sert ve kuraldışı görünüşünün altında yatan mazoşist seks fetişzmini,tamda seyircinin beklentilerine uymayan şekilde ele aldığı ”aşk” ilişkisinde Haneke nasıl bir eleştiri yöneltiyor acaba,”beklentilerin en beklenir biçimde gerçekleştiği” burjuva toplumuna?
Dört aşamayı bir arada değerlendirdiğimiz vakit Haneke sineması,hem tedirginliğin başat kılındığı bir aile yapısı hem de seyircinin kendisine bu tedirginlikte bir bir rol biçtiği gerçeği üzerine düşünmemizi sağlıyor.Cinselliği,Yedinci Kıta'da rutin bir işleyişe hapsedip,Piyano Öğretmenin'de şiddet fetişizmine yerleştirmesi,her iki farklı durumun ”tek” bir bütünselliğe kaydığı çizgiiye de seyircileri konumlandırmayı ihmal etmiyor Haneke.Bu açıdan bakıldığındaHaneke sineması,cinselliği ”seyirci” açısından,Hollywood temasının öngördüğü ”boşalma” ve ”mutlu aile tablosunu yüceltme” algılayışına set çekip,beklentilerin uzağında ”tedirgin’liğin doğasına girişin birer parçaları olarak gösteriyor.Tedirginliğin başladığı yerde de Haneke sineması gerçek silahlarını devreye sokmaya başlıyor.
andacyazli@yahoo.com
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder